Pazar, Kasım 19, 2006

İnsanın İçindeki Put

— Bir sohbetinizde putları yıka yıka geldim demiştiniz. Bu put yıkıcılığı ne zaman başladı ve bu yıktığınız putlar nelerdi?

— Biraz önce de söylediğim gibi, benim mücadeleye başladığım devirde, her çağda olduğu gibi devamlı sûrette insan gönlüne, insan mücadelelerine engel olmak isteyen nâmütenâhi putlar vardı. Bu putlar genelde yaygın olan, mesela evrim teorisi gibi teoriler, İslâmiyetin motifini küçültmek gibi yapılan menfî çalışmaların karşısına çıkmak zorunluluğu idi. Bunun için de evvela bizzat kendi içimdeki, kendi zihnimdeki çevreden gelen, o zamanın telkininden gelen ne kadar yanlış put varsa, başta evrim teorisi olmak üzere, başta ateist düşünceler olmak üzere bunların hepsini tek tek evvela kendi içimde boğdum. Çünkü bunlardan iz taşıyarak çıkıp İslâm mücadelesi yapmak mümkün değildir. İmam-ı Rabbâni hazretleri de, İmam-ı Gazalî hazretleri de bunun üzerinde pek durmuşlardır.

İç dünyalarınızdaki bütün putları yıkmanız gerekiyor. Sonra ayrıca Mekke'nin fethi sırasında Efendimiz (s.a.v.)'in Kâbe'deki putları yıkmasındaki hikmeti tanıtırken, insanın bütün iç dünyasındaki putlarını yıkarak gönül kâbesine gitmenin mümkün olacağını ifade eder. Yani hac, ilk haccın, Kâbe'nin feth olmasının sırrı bizzat âyette "İnnâ fetahnâ leke fethan mübînâ" daki emrin sırrı bir mü'minin evvela gönlündeki putları yıkıp kendi benliğini fethetmesidir. Onun için oradaki kastım buydu.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ateizmle Mücadele

— Yazılarınızda ateist ve marksistlere çok çatıyorsunuz. Bunun sebebini açıklar mısınız, diğer soruya paralel olarak?

— Evet, burada diğer soruyla, yani bir önceki soruyla çok yakın paralel bu olay. Çünkü bu putları imal edip özellikle genç dimağlara sokmak isteyenler, ateist ve marksistler. Biz hamd-ü senâlar olsun, nasıl Cenab-ı Hakk'ın lütfu keremine uğramış İslâm dâvâsına hizmet etmekle vazifeli isek, onlar da şeytana hizmet etmekle vazifeliler. Dolayısıyla ateist ve marksistin her düşüncesini, her soluğunu yadırgamazsanız, bunları eleştirmezseniz, içinize bir put şeklinde siner. Bunu çok iyi fark etmek lâzım gelir. Onların solumalarında, yemek yiyişlerinde dahi mutlaka bir şey vardır. Bunların elbette ki şahıslarıyla ilgili değil, fakat hamallığını yaptıkları şeytan düşüncesinin, şeytanın çirkinliğinin karşısına çıkmaktır. Çünkü mü’minin yüce kitabımızda daim mücahid olan sırrı budur.

Şeytanla mücadeleyi re'sen şeytan karşınıza gelip de sizin iç dünyanıza put yapmaktan ziyâde işte böyle müsait bulduğu marksist ve ateist zihinlerden yayın yapar. Bu yayınları mutlaka olduğu yerde geri çevirecek bir paratoner lazım ki ben bu hizmeti yapmaya kendimi adadığım için her an her yaptıkları hareketin bütün çirkinliklerini, okurlarımın, dinleyicilerimin önüne koymak isterim.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Münafıkların Kalbi Hastadır

— Yeni çıkan bir "Ateizm" kitapçığınız var. Burada da belli olduğu gibi Avrupa'da değişik bilimsel toplantılara katıldınız ve burada ateistlerle beraber oldunuz. Avrupa'da ateist bilim adamları parmakla gösterilecek kadar azdır, diyorsunuz. Çok enteresan bir benzetmeniz var bunlar için. "İlim münafıkları" diye. Bu sonuca nasıl vardınız, bu konuyu biraz daha açabilir misiniz?

— Biliyorsunuz, Yüce Kitabımızın münafıklar konusunda bir tanımı vardır. Allah, "Münafıkların kalbi hastadır. Biz de o hastalığı arttırırız." buyuruyor. Bu fevkalade ilginç İlâhî bir hükümdür, bir Kur'an yasasıdır. Allah, gönlünde güzelliklere ve kendisine ters düşen münafığı daimi surette yanılgıdan yanılgıya götürür. Bakınız, dikkat ederseniz ateistin yanılgıdan ya­nılgıya gittiğini seyredersiniz. Âyet-i kerimeyi âdeta gözünüzle görürsünüz. Çünkü bir yanılgıya düştü mü, ikinci yanılgı, üçüncü yanılgı onun için hazırdır. Ve Allah'ın, "Kalplerindeki marazı arttırırız." emrini gözünüzle görürsünüz.

Şimdi başlangıçta çok basit, mâsum gibi görünen "ben böyle düşünüyorum, ben böyle tasavvur ediyorum" dediği şey, aslında münafıklığın tam kendisidir. Çünkü yalandır. Mesela Allah'a inanç konusunda "Ben de bir kuvvete inanabilirim." Yahut "Böyle bir kuvvet olabilir ama sizin dediğiniz gibi böyle büyük bir yaratıcı sır, ya da her an evrendekilere hâkim birşey olduğunu kabul etmiyorum, hâdiseler kendi kendine sürüyor." diye mâsum bir tez gibi ortaya çıkar. Bir an için bunu sokaktaki bir adam söylese belki mâsumdur diyebilirsiniz ama bunu sokaktaki adam söylemiyor. Kendisine ilim yaftası yapıştıran, kendisini âlim sanan bir bunak söylüyor.

İki tane hâdiseyi görüp de, diyelim ki tabiattaki aklı ermediği iki tane olayı seyrederek, "Bu bir tesadüftür, bu bir rastlantıdır." gibi yorum yapan ilim adamına kırmızı kart gösteriyorum. Çünkü bir ilim adamı, evvela tabiatı iyi bilmesi lazım gelir. Evvela dünyayı iyi bilmesi lazım gelir. Bugün kırk senedir ozon varlığı ortadadır. Ozon tabakasının var olmasına karşılık herhangi bir kimse ne yaradılışı, ne dünyanın varlığını, ne evrenleri tesadüfe bağlayamaz. Eğer bir insan ozon tabakasını göre göre tesadüfe bağlarsa yalan söylüyor demektir.

Ben bu konuda çok makale yazdım ve konuşma yaptım. Ozon tabakası bir fizik mûcizesidir. Yani hiçbir gaz, hiçbir perde güneş ışınlarının sert ışınlarını alıp yumuşak ışınlarını gönderemez. Bu, fiziğe aykırıdır. Ama Allah bunu yapmış, arzın etrafında. Eğer bunu yapmışsa, bunu hâlâ rastlantı gibi görürse, o zaman yalan söylüyor demektir. Yalan söylediği için, Allah onun kalbindeki yalan marazını artırarak, münafıklığı artırarak yeni yalanlara gider. Yeni yalanlara gittikçe devamlı surette bir yalan makinesi haline gelir ki, bunun dinde, tasavvufta karşılığı münafıklıktır. Binaenaleyh, bir ateist kesinlikle münafıktır. İlk başladığı, ilk adımı attığı nokta mü­nafıklık çizgisidir. Artık o koşuda o münafıklık rayının dışına çıkamaz.

Onun için ateistin acaba on beş tane fikri var, bunun on dördü doğru, biri yanlış diyemezsiniz. Çünkü kulvarı, gittiği koşu çizgisi yalan çizgisidir. Onun için de mutlak münafıktır hepsi de.

— Gazetemizde çıkan bir yazınızda ateistleri anlattıktan sonra şöyle bir cümle ile bitiriyordunuz: "Sevgili okuyucularım, siz siz olun bir ateistin söylediğine inanmayın. Ne söylerse yalandır." Az önceki açıklamalarınız ışı­ğında; memleketimizin evlatlarına ateistler ne gibi yalanlar söylemişler, ne gibi yalanlara inandırmışlardır, bunla­rı anlatırmısınız?

— Evet, ateist ne söylese yalandır. Ben ateiste saat bile sormam... Onu da yalan söyler.

Ateistin yalanlarının bir kısmı doğrudan doğruya bilimsel yalanlardır. Nedir bu bilimsel yalanlar? Mesela anne sütünü küçümsemişlerdir. Ondan sonra bu foyaları, bu çirkin yalanları meydana çıkmış, suratlarına vurulmuş. Anne sütünün taklidinin dahi mümkün olmadığı bilimsel olarak anlaşılmıştır. Şimdi bunu altmış sene yalan söylediler. Anne sütünden mahrum kalarak yanlış ilaçlar ekleyerek mamalarla insanların bağırsaklarını bozdular. İnsanların sağlığı ile oynadılar. Bu, bilimsel bir yalandır. Bilimsel yalanlarının tümü yüzbinlerce, milyonlarca kalp hastalarının ölümüne sebep oldu.

Mesela son yirmi yıla gelene kadar enfarktüs olayında kalp damarının tıkanmasında, hatta daha basiti olan tıkanmanın spazmında ruhsal etkilere, duygusal etkilere hiç kıymet vermediler. Yalnız maddesel ilaçlarla bu işi halletmeye kalktılar. Çünkü insanın maddeden başka varlığı olacağına inanmıyorlardı. Bu büyük yalanları yüzbinlerce, milyonlarca kalp hastasının iyi olmamasına, dolayısıyla kendisine hekim yardımı yapılmamasına sebep oldu. Hatalarını yeni anladılar. Bugün ancak, bir kalp hastasının mutlaka duygusal, moral olarak tedavi edilmesi lazım geldiğini farkettiler. Şimdi bu yalanları dolayısıyla oyuncak oynadıkları, bir laboratuvarda kobay gibi kullandıkları insanoğluna yazık değil mi? Ben nasıl olur da bunlara çatmam. Nasıl olur da bunlara yalancı demem.

Bir de bunların daha korkunç yalanları var. Bu yalanlar toplumların sevk ve idaresinde, politikada etkin olmaktadır. Mesela evrimden yola çıkarak marksizmi topluma oturtmaya çalıştılar. Söyledikleri marksist edebiyat, marksist bilimlerin tümü tamamen yalandır. Mesela bir marksist sosyoloji vardır, baştan sona kadar yalandır. Çünkü temelini insanın ilkelliği, insanın maymunla insan arasındaki varlıktan geliş ilkesine dayandırmaktadır. Hal böyle olunca insanların gittikçe gelişeceği, ahlâklarını kendilerini bulacağı gibi büyük bir safsataya durak vermektedirler. Bu ise toplumları kahreden, mahveden bir hâdisedir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İşte Marksizmin Rusya'daki Eseri Sefalet

Bugün yeryüzündeki bütün ahlâkî kurallar, semâvî kitapların getirdiği ilkelerden doğmuştur. Hırsızlıktan zinâya aklınıza gelen her türlü yanlışlıklara kadar bütün kanunlar, bütün yasalar hangi toplumda olursa olsun menşei itibariyle İlâhî kitaplara dayanır. Halbuki marksist, yalanını söylerken insanı, maymun ve insan arası bir ara mahlûka dayandırdığı için kurduğu sosyoloji baştan sona kadar yalandır. Bu sosyolojiye göre yetiştirmek istediği insanlar da, işte bugünkü yıkılan Rusya'da gördüğümüz tablonun sefil, perişan insanlarıdır. Bir nesli değil, nesilleri mahvetmişlerdir. Kuşakları mahvetmişlerdir daha doğrusu hâlâ mahvetmekte ısrar eden (yalnız belki son numuneleri bizde kaldı) şaşkınlar vardır. Artık marksizmin baştan sona yalan olduğu, bilimsel hüviyetinin olmadığı, toplum için uygulanılabilir bir sistem olmadığı açık açık ortaya çıkmıştır. Buna rağmen hâlâ kanun peşinden gitmeye kalkan, uygulandığı yerde hiçbir yere gidilemediğini gördüğü halde hâlâ ısrarla bunun peşinden gitmeye kalkmak, işte marksistin ve ateistin söylediği en büyük yalandır. Dikkat ediniz, bakınız ben çok müşahede ettim. Yeryüzündeki bütün kargaşaları ya marksist, ya ateist çıkartır.

Onk.Dr.Haluk NUrbaki

Hitler de Bir Ateistti

Yakın çağın en büyük kargaşası Hitler kargaşasıdır. Bunu, ateist Hitler çıkartmıştır. Arkasından bütün ülkeleri birbirine karıştıran, kan-revan eden, devamlı sûrette milliyetçiliği körükleyerek ülkeleri birbirine düşüren, halkı birbirine düşüren doğrudan doğruya marksistlerdir. Ama buna rağmen şimdi marksistlere bakın, sanki harbi sağ eğilimli düşünceler çıkarıyormuş, eğer marksizme kavuşulursa savaştan kurtulunacakmış gibi birtakım sahte geleneklerin peşindedirler. Dünyanın her yerinde uydurma dernekler kurmuşlardır. Barış dernekleri, sevgi dernekleri... Mümkün değil... Hayvan olduğuna inanan bir zihniyet, nasıl olur da sevginin peşinden koşa­bilir. Çünkü eğer insanı hayvan telakkî ederseniz onun hayvanca yaşamasını başlangıçta kabul ediyorsunuz demektir. Böyle bir zihniyetin barıştan yana olması mümkün müdür? Böyle bir zihniyetin insanlık sevgisini aşılaması mümkün müdür? Mümkün değildir. Ama maksat yıkılmış, zihinlerden kovulmuş cesetlerini tekrar o zihne sürüklemek için sempatik gelen bîrtakım sloganların arkasına sığınmaktır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Çevrecilikleri de Sahte

Bunların bir tanesi de çevreciliktir. Çevrecilerin de içine sızmışlardır. Halbuki bir marksist için dünya tesadüfen kurulmuş, kendi kendine gelişmiş birtakım kavga ortamıdır. Bunun nesini koruyacaktır bir marksist? Eğer inanın, dünyada marksistler hâkim olsa kendi hayat süreleri içinde bütün ormanları yakıp, bütün dünyayı mahvetmek, kendilerinin daha rahat yaşaması için her türlü tahribatı yapmanın yollarını bulur. Hiç Rusya'da, marksist ülkelerde doğanın korunduğunu gördünüz mü? Mümkün değil!.. Bir Çernobil hâdisesinden sonra ölen insanlara bakmak lâzım. Dinyetir'a şehrinde nehrin altına sızan, çay olayı denilen toprak altına sızan radyoaktivitenin denizlere karışacağı olayını gözden kaçırıp milyarlarca kirliliği bir tek Çernobil olayında göz göre göre sabrettiler geçtiler. Ve bugün için marksist ve ateistler inanınız, bütün dünyanın radyasyonla yok olması, kendilerinin var olması şartıyla mümkün olsa yaparlar. Onun için yani bunlara her tarafından münâfık demek çok büyük bir olaydır.

Daha enteresanını söyleyeyim, ben Çernobil olayları sırasında İsviçre'de yapılan toplantıları izlemek üzere gitmiştim. Avrupa'da marksistler slogan atıyordu, "Atom çalışmalarına, nükleer çalışmalara paydos" diye... Yahu bu sizden çıktı. Sanki bu Amerika'da olmuş yahut liberal bir ülkede meydana gelmiş gibi... "Biz çok ayıp ettik, biz insana değer vermiyoruz, çok kötü yollarla biz santral kurduk, tedbirlerini almadık, masraf etmedik. Çünkü insanımıza kıymet vermiyoruz. Bu yüzden bunlar başımıza geldi." diyecekleri yerde Batı'daki nükleer çalışmaların karşısına çıkacak kadar yüzü kızarmayan; her türlü hayâ duygusundan yoksun insanlar.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ateizmin Işığı Sönüyor

Marksist ve ateist zihniyetin tahribatı bundan sonra bitmiş midir hocam?.. Bunu açıklar mısınız?

— Efendim marksist ve ateist zihniyetin 19. asrın ortasından itibaren planlı şekilde kurduğu tuzaklar, ortaya koyduğu strateji ve savaş bitmiştir. Ama bu demek değildir ki; marksist, ateist veyahut şeytan, başka bir kılıkta yeniden dünyaya saldırmayacak... Nitekim bu saldırı başlangıçlarını, yavaş yavaş ipuçlarını görüyorsunuz. Yok, uzaydan gelenler, yok ufolar... yok reenkarnasyonlar... Bunlar aslında marksist-ateist saldırıların önümüzdeki günlerde kuracakları yeni tuzakların ipuçlarıdır, ama mevcut marksist-ateist görüntü solmuştur. Neden? Bunlar, çünkü ilim perdesi arkasında saklıydılar. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra bir taraftan atom çekirdeği üzerindeki çalışmalar, bir taraftan hücrenin ana maddesinin Nepton tarafından bulunup evrimin kökten yok oluşu, marksist ve ateist perdeyi önümüzden aralamıştır. Bugün ne Amerika'da, ne Batı'nın aklı başındaki üniversitelerinde özellikle müsbet bilgiler alanındaki hiçbir bilim adamı marksist değildir. Yalnız hâlâ sosyal bilimler içerisinde sosyalist birtakım düşünceleri ılıtarak talebelerine anlatan marksist hocalar vardır. Ama bilim çevreleri ile irtibatları koptuğu için mecburi solmuşlardır. Dolayısıyla marksist ve ateist saldırının çirkinliği en tehlikeli yanı, önlerine ilim kalkanını alarak yüz elli sene dünyayı rahatsız etme yanı, kalkanları kırılıp yere düşmekle bitmiştir. Artık hiçbir marksist ve ateist, ilim gücüyle karşınızda çıkıp konuşamaz. Bu kesinlikle bugün Batı'da böyle kabul edilmektedir.

Çok KUTSAL MÜCÂDELEM var. Hepsini sıralasak ateizmin 1950'den başlayıp da 1990'lı yıllarda ölüşünün, cenazesinin hâlini dile getiren nâmütenâhi bilim adamlarının yazıları var. Bu arada birkaç tane zikretmek lâzım gelirse fizikçilerden Paul Devies, matematikçilerden Martin Gardner ateizmi laboratuvarda kesmiştir. Bunun için hakikaten ateizm, dolayısıyla onun sırtındaki bir parazit olan marksizm bitmiştir.

Bunu zaten yüce kitabımızdan Sûre-i Kevser'de her türlü şerrin ömrünün bir ömür boyu olduğu, yani yetmiş yıl süreceği şeklindeki mucizevî emriyle de anlamışızdır. Nitekim marksizm, Rusya'da çıktığı zaman bütün İslâm çevreleri marksizme karşı büyük bir savaş hazırlarken, Ahmed Yesevî hazretleri 1917 yılındaki vekiline, kendisini temsil eden şahsa rüyasında halletmiştir. "Derhal müslümanları yanlış yere kırdıracak bu mücadeleden vazgeç. Bunların ömrü yetmiş yıldır." diye. Aynen emirleri (biz bu emirleri otuz yıldır biliyoruz) 1987'de mucizevî bir şekilde: 1917'de başlayan marksizm 1987'de yetmiş yıl sonra komünist partiyi lağvederek İlâhî hikmeti gözler önüne sermiştir. Çünkü Kur'an damgasıyla ufalanan, Kur'an damgasıyla yok olan bir gürültü bir daha dirilemez. İlâhî damgayı yemiş, İlâhî cezayı bulmuştur. Moskova'da saltanatlarını kurduktan sonra Moskova'ya "Dinler afyondur, toplumları uyutur." diye elektrikle yazı yazdılar. Onu yazdılar, yetmiş sene sonra indiler aşağıya. Çünkü aslına dikkat ederseniz marksizmin hedefi Hıristiyanlıktan çok, İslâmiyet’tir. Çünkü marksisti, iç dünyasından şeytan yönettiği için şeytanın hedefi İslâmiyet’tir, Kur'an'dır. Ama Kur'an öyle bir mânevî enerji panosuyla korunmaktadır ki, O'na yapacağınız her taarruz lazer topları atsanız, içe­risine geçiremezsiniz. O müthiş bir İlâhî enerji panosuyla korunmaktadır. Bunun bir tezahürü olarak hamd-ü senalar olsun, çağımızda ateizmin ve marksizmin sırtüstü düşüp bir hayvan leşi gibi dört ayağını yukarı kaldırdığını gördük.

—Yukarıda söylediğiniz gibi, ateist ve marksistler Avrupa'da çevreci derneklere bile girerek kendilerini, dünyayı koruyan, sevgi ve hoşgörünün temsilcileri olarak göstermek istiyorlar. Ama ifâde ettiğiniz gibi bir yalancı olarak onlar, sevgi ve hoşgörünün temsilcileri nasıl olabilirler? Sevginin menşei nedir? Bu konuda neler söylersiniz?

— Efendim; burada fevkâlade, bütün okuyucuların bilmesi lâzım gelen bir hikmet var. Sevgi dediğimiz hâdise nedir? Evvela bunu bulup damgalamak lazım. Sevgi, Allah'ın kendi güzelliğine olan aşkından doğan bir yansımadır. Bu yansımayı Fahr-i Kâinât'ın gönlünden bütün dünyaya vermiştir. Daha önceki dinlerde sevgi ile ilgili mesajlar dahi Nûr-u Muhammedî'nin, o peygamberlerin gönlüne verdiği frekanslardan doğar. Ama ne çare ki; o peygamberler, dinlerini ihya ettikten sonra mesela çok hayranı olduğumuz, beğendiğimiz Hıristiyanlık dini dahi aynı güçlü sevgiyle ortaya çıkmasına rağmen, ondan sonra Roma'nın eline geçti. Hıristiyan kılığına girerek Roma'nın zulmünü bilhassa temsil etti. Düşününüz ki Anadolu'daki Hıristiyanlar, kendilerinin iktidarının yok olması, Selçuklular'ın yeniden ihya olması için onikinci asırda kiliselerde dua ediyorlardı. Çünkü sevginin menşei gerçekten İslâmiyet’tir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

En İyi İnsan, En İyi İnfâk Yapan İnsandır

Sevginin menşei Efendimiz (s.a.v.), sevginin mucidi Efendimiz'dir. Sevgi denen hâdiseyi Efendimiz yeryüzüne intikal

ettirmiş ve bunu, tıpkı fizik-kimya yasaları gibi yasalaştırmıştır. Hayalde bırakmamıştır. İnsanları seviniz. Niye sevsin herif, menfaatlerine ters düşüyor insanlar. Ama Efendimiz öyle yapmamıştır. Sevgisini, insanın sevgisini perçinleyecek ibâdet hâline getirmiştir. Bir mü'min kardeşini doyurmadan, kendisinin doymasına izin vermemiştir. Elinde ne varsa, olmayana verilmesini emretmiştir. En iyi insanın, en iyi infak yapan insan olduğunu vurgulamıştır. Ahlâkın; yalnız sanıldığı gibi kuru kuru bir merhamet olmadığını, ancak başkalarına yardımla ahlâklı olunabileceğini, yasa olarak getirmiştir. Gerçi bugünkü görüntüde İslâmiyetin bütün güzellikleri iyi anlatılamadığı için gözden kaçmaktadır. Ama İslâmiyetin getirdiği infak sistemi, sevgide mecburiyettir. İslâmiyet, sevgiyi mecbur tutmuştur. Hiç kimse, ben sevmeyeceğim ama müslümanım diyemez. Bu kadar ciddi olarak sevgiyi Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) getirmiştir. Bunu Selçuklular, Asr-ı Saâdet'teki yücelerimiz, bütün toplumlarda uygulamış, Osmanlı'nın ilk dönemi, bütün Avrupa'ya anlatmış ve onlar sevgiyi bulamasa dahi hiç olmasa seyretmiştir.

Zavallı marksistler ve ateistler sevgiyi ne seyredebilir, ne bulabilir, mümkün değil. Onun için Allah ve Resûlü'nün imzasını taşımayan sevgi kartı sahtedir. Onu basan fabrika, rakamları yanlış bastığı için hemencecik yanlışları ortaya çıkar. Çünkü o İlâhî bir damgayla basıldığı için, hemencecik gözümüzün önüne serilir. Bir köpeği seviyor görünür, ama gözünün önünde bir Sırplının, ırza geçmesini sevinçle seyreder. Bu ise sevgi değil, alçaklığın temsilcisidir. Bence bunlara karşı reaksiyon duymayan Batı'nın bütün dernekleri alçaktır. Hiç sevgiden bahsetmesinler. O zaman büyük bir sevgi istismarcısıdırlar. Sevgiyi satmak isteyen sahtekardırlar.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Mânâ Frekansını Yakalamak

— Sayın Nurbâki, kitaplarınızda fizik, teorik fizik, biyoloji, astronomi ve evren bilgilerini çok iyi kullanıyorsunuz. Bunun yanında çok derin tasavvuf ve mânâ ilimlerine de giriyorsunuz... Bir doktor olarak bu ilimlere nasıl muvaffak olduğunuzu sormak istiyorum?

— Bunu iki merhalede görmek lâzım. Bir tanesi demin saydığınız madde ilimleri... Fizik, astrofizik, kimya, biyoloji gibi... Bunları kullanabilmeniz için, bunları çok iyi bilmeniz lâzım. Yani ben aşağı yukarı elli küsur senedir, bu ilimleri, her yıl yenilenen sayfalarını da tetkik etmek üzere bunlardan hiç uzak kalmadım. Yani astrofiziğe yeni birşey eklenmişse, fîziğe yeni birşey eklenmişse, biyolojiye yeni bir şey eklenmişse bunları çok ciddî olarak derinlemesine, kelâm ilmî tâbiriyle "kesbî" olarak, yani Cenab-ı Hakk'ın lûtfuyla kendimi sevk ederek, bunları öğrenmeye gayret ettim. Yani çok iyi bilmeden misâl veremezsiniz. Hele Kur'an'a ve dinî gerçeklere, bunları yarım yamalak bilerek misâl verdiğiniz an, çok büyük hata işlemiş olursunuz. Çünkü müsbet bilgilerdeki bir eksik bilginiz, bu sefer sanki dini bir bilgiye aksetmiş olur. Onun için bunları çok kökten bilmek lazım. Fiziğin, astrofiziğin özellikle bugünkü çağda nükleer fiziğin, kuant fiziğin çok iyi bilinmesi lâzım gelir... Birinci merhale bu.

İkinci merhale; manevî bilgilerin kavranması ise "kitabî" olmaz. Cenab-ı Hakk'ın lütfuyla olur. Cenab-ı Hak her mü'mine bu kapıyı açmıştır. İmanını aktive ettikçe, gönlündeki iman çiçeğini güçlü ve mücadeleci olarak suladıkça Cenab-ı Hak, iman çiçeğinin mânâ güllerini açtırır. Hamd-ü senalar olsun, Cenab-ı Hak beni belki kimsenin tanımayacağı, sokakta gördüğü zaman herkesin bir meczup bir derviş olarak gördüğü, pek çok İslâm yücesiyle karşılaştırdı. Ve bu insanlardan hem çok şey öğrendim, hem de gönlümün perdelerinde onların yaşadığı zevki yaşama fırsatı buldum. Mesela bunlardan bir misal vereyim size

Bir meczupla karşılaştım. Bu meczup sabahtan akşama kadar sokakta çocukları kızdırıp kendini taşlatırdı. Gecelerini, yeri yurdu olmadığı için nöbetçi eczahanelerde geçirirdi. Afyon'da oldu bu dervişin hayatı... Ve Afyon'da çok soğuk olduğu için başka bir yerde de hayatınızı yürütemezsiniz. Ve geceleri de fevkalade hoş sohbet, tatlı dilli bir insandı. Ben birgün kendisine sordum. Dedim ki, "Ne hoş bir insansın, nedir o sabahtan akşama kadar kendini çocuklara taşlatıyorsun. Başka bir uğraş bulamadın mı kendine? Hani mademki gündüz böyle geçirmek istiyorsun, başka bir uğraşı bulsan?" dedim.

Güldü ve bana "Bundan daha güzelini bulamadım, sen buldunsa bana söyle... Ama bunu bir iyi düşün bakalım." dedi. Ben bunu yıllarca düşündüm. Sonra farkına vardım ki, o derviş Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.)'in Taif'te kendisinin taşlanmasındaki günün heyecanını ve onun güzelliğini yaşamak için ömür boyu kendisini taşlatmıştır. İşte bunlar bilgiyle, kesble olmaz. Bunları ancak yaşarsınız, o duyguyu sezersiniz öyle olur. Mânâ bilimlerinin de temeli duygu... Ve o duyguyu zaman ve mekan ötesinde yürütebilmektir. Buraya birşey daha eklemek istiyorum. İslâm gençleri kardeşlerime özellikle, mânâ bilgilerine yaklaşımları için tavsiyede bulunacağım. Bunlardan bir tanesi, bütün İslâm yüceleri gibi, infak sahibi olsunlar, devamlı verici olsunlar. Bu yılki konferanslarımda çok dile getireceğim. Hangi İslâm yücesini alırsanız, temel karakteri; elinde birşey bulundurmaz, dağıtırdı. Bu bir. İkincisi, İslâm yüceleri ile gönül irtibatlarını kursunlar. Çünkü mânevî cereyan; mânevî ilimler, tabiri caizse bir telsiz mesajı gibidir. Bu telsiz mesajını alabilmeniz için belli bir frekansa gönlünüzü ayarlamanız lâzım gelir. Bu frekansla İslâm yücelerini, Ehl-i Beyt'i, âla âbayı ve ashâb-ı güzîni çok iyi tanıdıktan sonra, bunlarla sevgi bağı kursunlar. O zaman mânâ cereyanının, mânâ frekansının gönüllerine yansıdığını görecekler.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Taşlar Da Zikreder

— Bu kadar yalan söyleyen, meseleleri çarpıtan bu ateistlere taşlaşmışlar, taş kalpliler demek doğru olur mu sayın hocam?..
— Efendim burada çok önemli birşey, taşa karşı yapabileceğimiz bir saygısızlık... Yüce kitabımızda onların taşlaşmışlıklarını kıyas ederken âyet-i kerime, "Onlar taştan çok kötüdür, taşların arasından nice taşlar vardır ki, yarıklarından su çıkar." misali ile bize taşların, câmid olan bu cismin aralarında ne sırlar olduğunu emrediyor. Bunun ötesinde biliyorsunuz taşların bir zikir sırrı vardır. Efendimiz (s.a.v.)'in Mîraç'tan teşrif edip de Ebû Cehil ve şürekâsının gûya Efendimiz'i mahçup etmek için, "Eğer sen herşeyi biliyorsan bil bakalım avucumda ne vardır?" diye bir soru sordukları zaman Cenab-ı Hak da Kalb-i Muhammedî (s.a.v.)'ye şöyle bir ilham gönderdi: “Ben mi onları bileyim yoksa onlar mı beni bilsin?” Yani avucunda olanları ben mi bileyim yoksa avucundakiler mi beni bilsin diye Efendimiz suale sualle cevap verdi.

Ve o zaman Ebû Cehil büyük bir sevinçle, "Tabiî onlar bilirse daha önemli." dedi. O sırada da avucundaki taşlar Kelime-i Şehadet getirdiler. Şu halde taş deyip geçmemek lâzım.

Bir de bunun ötesinde taşların nasıl zikrettiğini belki bazı zihinler kavramayabilir ama bugün çağımızda taşların zikri kesinlikle tespit edilmiştir. Çünkü bütün moleküllerin çekirdek bölümlerinde manyetik rozenans denilen bir hâdise vardır. Bu manyetik rozenans bir tarz titreşimdir. Tamamen istikrar bulmuş kararlı hale gelmiş atom çekirdekleri, her çekirdeğin birbirinden farklı olan bir ihtizası vardır, titreşimi vardır. Bu titreşim bandlara alınıp besteler halinde dinlenebildiği gibi, muhtelif âletlerin, muhtelif manyetik alanların güçlerinden geçirilerek molekülleri tanıtan grafikler, şekiller dâhi elde edilebilir.

Taşların zikrîne ait bu titreşimler o kadar nettir ki, birbirinden farklı iki metali eskiden ayırt etmek için nâmütenahi kimyasal deneyler yapılırdı. Bugün laboratuvarda kimyasal maddeleri analiz etmek için işte bu manyetik rozenans, nükleer manyetik rozenans dediğimiz hâdise kullanılıyor. Yani onların titreşimleri bir büyük manyetik alanda çoğaltılarak, güçlendirilerek kayıtlara geçiyor. Ve o zaman herhangi bir cismin içinde hangi maddelerin olduğu, hangi molekülün olduğu bir saniyede kompitürde döküm halinde çıkıveriyor. Demek ki taşlar zikrettiği gibi ayrıca da bu zikirleriyle kendi hüviyetlerini belirtecek kadar güçlü kimliğe sahiptirler. Gerçekten bu moleküllerdeki zikir, bütün inananlar için çok büyük bir ibret vesilesi olmalıdır. Çünkü Allah'ı zikretmeyen ne mikrokosmosta yani minikler âleminde, ne de makrokosmosta hiçbir varlık olamaz. Çünkü zikretmeden yaşamak mümkün değil!.. İşte bu zikri, mesela ne kadar kafir olursa olsun biraz evvel bahsettiğimiz ateistlerin hâlini bir düşünün ki, vücutlarında trilyon kere trilyon milyar atom çekirdeği nükleer manyetik rozenans halinde Cenab-ı Hakk'ı zikretmektedir. Kendi etse ne olacak, etmese ne olacak ama Cenab-ı Hakk'ın murad-ı İlâhî'si elbetteki insan diye önem vererek yarattığı bir mahlûkatının gönülden zikrini duymak istemektir. Ama unutmayın ki, zikretmeyen hiçbir varlığın ayakta kalması, yaşamını devam ettirmesi mümkün değildir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Uzay Hakkındaki Bilgilerimiz Çok Az

Uzayın anlaşılabilirliği ilk bakışta kolay gibi görülür. Çünkü bırakır: teleskopları, modern âletleri, insanın gözleri bile semaya baktığı zaman yıldızları, güneşi, ayı, uzakta ve yakında olan birtakım varlıkları, cisimleri görerek bir kanaat sahibi olur. En azından derinliğini hisseder, uzaklığını hisseder. Bunu bir de bilimsel laboratuvara soktunuz mu milyarlarca ışık hızı yılına varan mesafeler ki, bunları matematiksel olarak ifade etmek için bir yazıp önüne böyle iki yüz sıfır koyarak bu kilometre mesafe demek gibi bir zorluk vardır. Onun için ışık yılı ile hesabedilir bunların mesafeleri. Bu kadar derinlerde, uzaklarda mekanların bulunduğu, aslında semaları ve uzayı tahmin etmek, bilebilmek sanıldığı gibi kolay değildir. Yani gözün baktığıyla aldığı intibaları bağdaştırıp bunlarla yola çıkıp hemen herşeyi bulduk diye çok câhilce bir gevşekliğe düşmemek lâzım gelir. Çünkü uzay hakkındaki, semalar hakkındaki çalışmalar o kadar hızlı gelişen ve o kadar sürpriz yeni bilgiler getiren hâdiselerdir ki, mesela bundan elli sene evvel için uzayda yıldızların sayısından tutun da, varlıklarına, yaradılışlarına kadar fevkalade gülünç teoriler vardır. Ve onu da o zamanın ilim adamları büyük birşey yapıyorlarmış gibi ortaya atıyorlardı. Ben size misal vereyim. Mesela çok büyük bir hevesle 10. asrın başlarında gökyüzünde iki milyon yıldız olduğu tahmin ediliyor diye (sanki sayılması zor gibi) kitaplarına geçiriyorlardı. Mesafeleri yine böyle çok basit ölçülerde belki üç yüz, beş yüz ışık yılına çıkabilecek mesafeler vardır, diye düşünüyorlardı.

Ve sanki böyle büyük alev bulutlarının yanıp yanıp içlerinde en sonunda soğuyan şeylerin yıldız olduğunu yahut hâlâ bir kısım yanan alevlerin yıldız şeklinde görüldüğünü, dolayısıyla dağınık başıboş bir evren yaklaşımına vardılar. Halbuki bugün uzay hakkındaki bilgilerimiz o kadar çok değişti, o kadar çok gelişti ki, bu görüntülerin hepsi çocuk masalları haline geldi. Şimdi buradan gidilerek varılacak bir nokta var. İleride daha da bilim geliştikten sonra bugünkü bilgilerimizi bile çocuk masalı mesabesine sokabilir. Bunu hiç unutmamamız lâzım gelir.

Bugün için uzayda en önemli taze bilgi bütün gözle görülebilen evrenin, maddesel evren veya içinde birçok diğer âlemlerin karıştığı evren de olabilir. Biz maddesel kısmını görüyor olabiliriz. Bu gördüğümüz evrendeki, özellikle bu yıldızların, güneşlerin, galaksilerin her birisinin bir tek ak noktadan, fevkalade küçük bir noktadan akıl almayacak kadar dev bir enerjinin patlamasıyla meydana geldiğini getirdi ki, Beckeley laboratuvarlarında, Amerika'da neredeyse saniyelerin, saatlerin hesabına varıncaya kadar kanıtlandı. Yani evren tek bir noktadan akıl almayan bir enerji gücünün patlamasıyla meydana geldi fikri doğdu ki, evren bilgileri hakkında o zaman bütün bu yıldızların yerleşim noktaları, bütün galaksilerin kendi manyetik alanları ve aralarındaki âhengin ortaya çıkması, tanınabilmesi insanlara, bilim adamlarına büsbütün hayranlık zevki vererek bir güzel manzarayı seyretmenin hazzını tanıttı.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Uzay: Araştırdıkça Aczimiz Ortaya Çıkıyor

Mesafeler değişti, o beş yüz ışık yılı denen mesafeler milyar ışık yılına çıktı. Sayılar iki milyon dedikleri yıldız sayıları, milyar kere milyar sayılarına çıktı. Böylece evren hakkında, uzay hakkındaki bilgilerimiz hergün taze taze yenilenerek bize ancak hayranlık verecek, Cenab-ı Hakk'ın büyük kudretini temsil eden güzellikleri tanıtacak, ilmi tanıtacak seviyededir. En önemlisi de evrenin içerisindeki bir yandan kara delikler dediğimiz yıldız mezarlarının, ölen yıldızların mezarlarının korkunç bir enerji aktarımı yaptığı ve adeta evrenin belli bölgelerindeki varlıkları alıp bilmediğimiz mekanlara yansıttığı ortaya çıktı ki, işte bunlara "kara delikler" deniyor. Bu suretle bizim evren hakkında kafamızın içerisinde kurmak isteyeceğimiz kurgu bilim, yapacağımız şeylerin hepsini iflas ettirdi. Hatta kısmen de yine aklı başında bilim adamlarını şaşırttı, "Acaba bir karşıt evren var, uzayın veyahut da semaların çok ötesinde başka evrenler var da bu evrenler yok olup oraya mı yansıyor?" diyecek kadar anti evren teorilerine kadar bir sürü evren teorileri geliştirildi.

Ama bütün bunların içerisinde çok önemli olan birşey var ki, dünyamız ve dünyamızın içinde bulunduğu samanyolu galaksisi içerisindeki âhengin, düzenin çeşitli manyetik kuşakların birbiriyle ilgilerinin varlığı hiçbir zihinde tereddüt bırakmayacak kadar fevkalade hassas İlâhî kompitür dizaynla idare ediliyor ve İlâhî kompitür sistem, bütün kâinatın her noktasında başka galaksiler de dâhil olmak üzere sayılamayacak kadar yıldız sayıları da çok olmak üzere, hepsi tasarruf-u İlâhi’nin içerisinde sonsuz bir mutlu seyrin, mutlu bir yörünge sisteminin içerisinde var oluyorlar. Bu fevkalade önemli birşeydir. Çünkü insanoğlu semaya başını kaldırdığı zaman, ondaki maviliği görüp de gecenin karanlığından sonra kaybolan o maviliğin nasıl olduğunu hiç düşünmemiştir...

Halbuki bugün uzaya çıkınca anladık ki evrende başka yerde mavilik yok ki... Bu sırf yeryüzünde yaşayan, Allah'ın çok önem verdiği insana bir huzur versin diye çok özel bir iyonosfer oyunuyla mavileştirilmiştir. Sema, aslında normal olarak simsiyah olması lazım. Allah semaları ve uzayı o kadar güzel bir dizaynla yapmış ki, sanki hâşâ benzetmek olmaz tabiî, bir ressamın tablosunda fon veren renklerle resmin güzelliğini aşmak için özel bir gök mavisi meydana getirmiş.

Bütün bunları düşündüğünüz takdirde, uzaya ve semaya baktığınız zaman bir yandan kendi hiçliğinizi, kendi minikliğinizi anlayacaksınız, ama bir taraftan da Allah'ın sizden beklediği çok önemli birşey olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü bu kadar çok sonsuz yıldızların, sonsuz galaksilerin her birisinin varlığına rağmen Allah çok önem vermiş ki bir mavi renkle burada yarattığı insanı dinlendirmiş, üzerine açtığı bir ozon tabakasıyla onu evrenin sıcak güneşinden yakmamak için adeta özel bir bad-ı sabah dedikleri seher yeli gibi çok güzel bir hususiyet arz etmiş.

Bütün bunları topluca ifade edersek, uzayda hergün yeni birşey bulunur ve bulunan her yeni keşifler yüce kitabımızın on dört asır evvel verdiği mesajları bir ilmî mucize halinde yansıtıyor. Mesela eskiden galaksileri böyle başıboş patlamaların eseri sayarken, bugün galaksilerin bir tohum yıldızdan patladığı ortaya çıktı ki, bunlara kuasar deniliyor. İşte kara delik yerine ak yıldız, ak parlak dememiz lazım ki, yüce kitabımızda Sûre-i Târık’ta hem ışının çok şiddetli oluşu şeklinde tarif edilir, hem de meni hücrelerine benzetilerek galaksilerin bir tek yıldızdan doğduğu, o yıldızın patlamasıyla milyonlarca belki de milyarlarca yıldızın bir anda semanın katlarına intikal ediverdiği tespit edilmiştir günümüzde.

İşte bütün bunları düşündüğümüz zaman semayı ve uzayı, Allah'a yakîn olmak için Cenab-ı Hakk'ın bize tanıttığını bilmemiz lâzım gelir. Yoksa Cenab-ı Hak tamamen gizlerdi. Biz gözümüz olduğu için uzayı görüyoruz yahut semaların üzerindeki yıldızları görüyoruz diye kendimizi aldatmayalım. Çünkü uzayda ve semada milyonlarca ışın var. Eğer bizim gözümüz özel olarak daraltılıp da yedi ışına göre ayarlanmasaydı hiçbir şey görmezdik biz uzayda. Çünkü bu ışınların birbirine geçişleri, bu ışınların birbirini imha edişleri, birbirlerini perdelemeleri karşısında ne yıldız görebilirdik, ne güneş görebilirdik. Onun için semaya bakıp bakıp Allah deyin, Allah'a hamd etmekten başka çâre yoktur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Uzayı ve Gökyüzünü Seyretmek

— Astronomi ve fal konuları yayın organlarında çok yer buluyor ve insanlar ilgi gösteriyorlar. Kur'an'da da burçlara kasem var. Kur'an'ın bu hâdiseye bakış açısı nasıldır?

— Evvela çağımızdaki insanların, falcılık anlamına burçlar bağlantılarındaki gafleti görmemiz, tespit etmemiz lazım geliyor. Çünkü aslında burçların mevcudiyeti yani burç dediğimiz, birbirlerine eşit mesafelerini koruyan yıldız takımları demektir, burçtan kastımız budur. Yani birbirlerine karşı mesafeleri, uzaklıkları bakış zaviyemiz açısından dahi koruyorlar. Onları biz onun için hep aynı sistem içerisinde görebiliyoruz. Bunun en belirgin örneği, gök haritalarına baktığınız zaman aynı mesafelerdeki, aynı yerlerdeki, yeryüzünde kuzey güney yarımküresinden baktığınız aynı yerdeki o yıldızları yanyana görmemiz, burç dediğimiz bir yaklaşımı ortaya koyuyor.

Bunları tek tek bilim açısından ele alırsanız; birbiriyle direkt astronomik bağı olmayan, tamamiyle uzay mekanlarında işgal ettikleri yer bakımından ve birbirleriyle mesafeleri ve bizim zannettiğimiz gibi yalnız enlemesine yahut boylamasına mesafeler değil, belki de derinlemesine namütenahi mesafelerle, bu şekîlde görülen birtakım sistemlerdir. Binaena­leyh bu sistemlerin yeryüzünde yaşayan insanların ne hayatlarıyla, ne psikolojileriyle, ne kaderleriyle herhangi bir şekilde ilgileri olması mümkün değildir. Yani bunu böyle kabul etmek, o zaman gökyüzünü ve uzayı aptalca seyrediyorum demekten farksızdır. Uzayın içerisindeki namütenahi manyetik hikmetleri, ışınsal hikmetleri, kuvantik hikmetleri taşıyan yıldızların veyahut da bunların birlikte bulunuşlarındaki sistemleri, yeryüzünde yaşayan insanların kaderleriyle herhangi bir ilgi kurulması, hele hele fal haline getirilmesi hiç bilimin uzaktan yakından uğramayacağı kadar gülünç bir hadisedir.

Kur'an'da burçlarla kasem olayı tamamen ayrıdır. Çünkü biraz önceki sualinizde izah ettiğim gibi, gökyüzündeki yıldızların belli mesafelerini koruyabilmeleri arzdan bakıldığı zaman çok büyük astronomik mûcizedir. Kur'an bunu kastediyor. "Siz arzdan baktığınız zaman gökyüzünde muayyen burçlar görüyorsunuz. Bunları bilimsel olarak düşünün bakın. Bu koskoca evren ve galaksi sistemleri içerisinde, onların birbirine olan mesafe irtifalarını koruyabilmeleri sizin dönmenize, güneş sisteminin dönmesine, hatta samanyolu galaksisinin dönmesine rağmen, onların o mesafelerini koruyarak kendi sistemlerini de beraber döndürmeleri ne büyük bir mûcizedir." diyor Allah (c.c.) Yoksa aptalca gidip fal bakın demiyor.
Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ufonun Bilimsel Yanı Yoktur

Uzayı çok iyi tanıdıktan sonra hiçbir ciddî astronomi âlimi, astro fizik âlimi, ufo veya ufoya benzer birşeyi düşünemez, tasavvur edemez. Çünkü uzay ilmini bilen biliyor ki, bize en yakın mesafede, iki bin ışık yılındaki bir yıldızı iyi biliyoruz biz. Ama ondan daha yakın olan yıldızlarda atmosfer olmadığını, herhangi bir canlının yaşayamayacağını biliyoruz. Kaldı ki herhangi bir şekilde gözümüzden atlamış olarak, yakın bir yerde, velev ki bu yakın yer de en aşağı arza mesafesi bakımından normal sürat yani maddenin tahammül edeceği sürat araçlarının yapılması bakımından en aşağı üç beş milyon senede gelebilecek bir mesafe olabilir. Böyle bir mesafeden herhangi bir aracın gönderilebilmesi süratin aşılarak başarılması mümkün değildir.

Yani bazıları "Efendim, evet bu kadar mesafe var ama siz bugün elli bin kilometre hızla seyreden araçları ancak yapabiliyorsunuz. Binaenaleyh iki yüz milyon yahut da iki milyon kilometre saatte hız yapan bir aracı tasavvur edemiyorsunuz. Eğer onları tasavvur etseniz herhangi bir yıldızdan elli senede bir ufonun gelebileceğini düşünürdünüz." demek istiyorlar. Halbuki buradaki incelik şu: Maddenin, maddesel moleküllerden kurulu metalik veya ametalik şeylerden yani plastik veya metalik cihazların molekülleri arasındaki bir bağlantı var. Moleküller arasındaki bu bağlantının bir dayanıklılık kapasitesi var ki bu kapasite doğrudan doğruya molekülün özündeki yapıya aittir. Yani yeniden molekül yapmanız lazım ki böyle bir âlet yapasınız...

Elli bin kilometreyi, bilemediniz seksen bin kilometreyi aşan hıza kavuştuğu zaman bir aracın bütün molekülleri dağılır. Binaenaleyh böyle bir maddesel araç yapmak mümkün değildir. Ama dense ki, "Işınsal araç gözle görülmüyor." Işınlardan kurulu bir araç düşünemiyoruz, olabilir deriz. İşte bu evrendeki cin ve cin milleti sistemlerini kabul etmemizin zorunlu olduğunu gösteriyor.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Uzayda Bizim Gibi Canlılar Olabilir mi?

Evrenin herhangi bir noktasında çeşitli hayvan veya bitki türleri üremiş olabilir, atmosferi vardır, ama bizim inancımız içerisinde, bizim görüşümüz içerisindeki bu maddesel varlıkların, evrensel nâmütenahi yıldızları içerisinde var olabilme şartları fevkalade zayıftır. Çünkü ısı farkları çok fazladır. Bakınız, arzın nasıl olup da bu canlıları muhafaza ettiğini etüd ederken dikkat ederseniz, evvela arz güneşten belli bir mesafede duruyor. Demek ki bu kadar mesafede kalırsa ya bir de tesadüfen oksijen kurulursa bu iş hallolur sanıyorduk. Halbuki gördük öğrendik ki, bir mucizevî ozon tabakası olmadan hayatın olması mümkün değil. Bu kadar ince hesaplarla varlıkların korunabildiğini düşünürsek, evrenin büyük kısmında ısı farkları korkunçtur. Bu korkunç ısı farklarına canlılık diye telâkki ettiğimiz ve bugün DNA diye isimlendirdiğimiz deoksiribo nükleer asidin teşkil edeceği organizmalar tahammül edemezler bu ısı farklarına.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Evrende İnsan Beklemeyelim

Onun için, ısı farklarına dayanıklı birtakım varlıkların olabileceğini düşününüz ki işte bu da Kur'an'ın bize müsaade ettiği evrendeki cin varlıklarını düşünmemiz mümkündür. Yani ısı farkları çok fazla olan bir gezegende ancak enerjilerden kurulu sistemler yaşayabilir ki bunlara cin diyoruz. Bunların araçları da ufo olmaz. Yani bunların seyahat edebildiğini düşünsek, onların araçları da, yani enerjinin bineceği araç da enerjiden olur. Onun için ufkumuzu genişleterek bakarsak evrenden hiç insan beklemeyelim. Çünkü en yakın tanıyabildiğimiz mesafede, bin ışık yılı mesafeden daha yakın bir gezegen göremiyoruz. Ondan sonraki gezegenleri de tetkik edemiyoruz. Buraya kadar olan ki gezegenlerde atmosferin olmadığı, ısının müsait olmadığı, ışığın müsait olmadığını çok iyi biliyoruz. O halde nerede, hangi fabrikada yapılıp da bunlar gelecekler. Kaldı ki süratlerini iyi düşünmek lazım. Yüz bin kilometreyi aşan bir cihazın molekülleri tahammül etmeyeceği için, ne plastik bir elyafla, ne bir metalle bunu yürütmek mümkün değildir. Onun için bunların hepsi masal olmaya devam edecektir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ay'daki Ezan Sesi

— Uzay, zaman konularını ve ufoları anlatırken hatırıma geldi. Daha evvel programların birinde anlatmıştınız. Bir yerde de aynı zamanda okumuştum. Ayda Neil Armstrong’un inmesi sırasında ezan sesiyle ilgili olarak bir güzel hâtıranız var. Bunu okuyucularımıza lütfeder misiniz?

— Efendim, biliyorsunuz Neil Armstrong aya ilk ayağını bastı ve hakikaten insanoğlu için çok hoş bir başarıydı. Bu başarının arkasından da bir kaç sene sonra Kahire'ye gittiği zaman ezan sesini duyup, ben bu sesi ayda işittim yahut aya inerken işittim şeklinde bir açıklama yaptı. Arkasından müslüman olduğuna dair rivayetler çıktı. İslâm çevreleri buna sahip çıktı. Endonezya'dan Malezya'ya kadar Kuzey Afrika'daki bütün İslâm ülkelerine, Ortadoğu'daki İslâm ülkelerine kadar bütün gazeteler bu hâvâdisi büyüterek verdiler. Bizim basın da bunu aldı. Fakat sonradan birdenbire bir silkinme oldu Batı tarafında. Armstrong'un böyle bir açıklama yapmadığını sekreteri tekzip etti. Ve birçokları da o tekzibin üzerine işi büyütmüşüz, mübalağa etmişiz diye âdeta yanlışlık yaptığı kanaatına vardılar bazı İslâm çevreleri. Hatta bizim memleketimizde bile birçok yazarlar, siz niye böyle aslı iyi olmayan hâvâdislerin peşine düşüyorsunuz diye bu hususa önem verenleri eleştirdiler. Daha sonra bu işin arkasına pek çokları düştü. Çünkü hiç kimse, ağzından ciddî sözlerin böyle uydurma bir sekreter edasıyla tekzibini hazmedemedi.

Netice itibariyle Nasa'da çalışan bir Suriyeli teknisyen, o günkü konuşmaları banttan açıkladı ve ezan sesine benzeyen kelimeleri hiç bilmediği halde Armstrong'un buna benzer sözlerini söyledi ve o seslerin bandını okuyanlar anladı ki, Armstrong ayda ezan sesi işitmiş. Niçin böyle sekreterine tekzip yaptırdılar filan diye biz de peşine düştük bunun... Amerika'daki dostlarım vasıtasıyla Armstrong’la irtibat kurmaya çalıştık. Hepsinden gelen cevap aynen şuydu. Kendisi psikolojik olarak rahatsızdır, kimseyle görüşmüyor, daha doğrusu görüştürülmüyor... Ancak sekreterinden bilgi alabilirsiniz diye mesuliyetsiz bir adamla karşı karşıya bıraktılar cemaati.

Benim özel bir hâtıram vardı bu konuda. Herkes bu oldu mu, olmadı mı kavgasıyla endişeliydi. Halbuki ben bu hâdisenin olduğu gün televizyondan Armstrong'un ayak basışını tevafuk olarak mürşidimle seyrediyordum. O sırada hiç adeti olmadığı halde mürşidim bana döndü ve "Çok enteresan birşey oluyor Nurbâki, işitiyor musun? Ezan okunuyor ayda." dedi. Ben bunu kulağımla duyamadım. Ama mürşidim ısrarla "Ezan okunuyor, bu çok büyük bir mucize-i İlâhîdir." dedi. Seneler sonra Armstrong’un Kahire'de ezan sesini duyup da, ben bu sese benzer bir sesi ayda aya ayak basarken işittim dediği zaman, o zaman anladım mürşidimin de gerçekten o ezanı işittiğini.

Onk:Dr.Haluk Nurbaki

İslam'ın Altın Çağı

— Yazılarınızda İslâmiyetin bir altın çağı olduğunu ifade ediyor ve bunu Sûre-i Duhâ ile irtibatlandırıyorsunuz. Bunu biraz daha açıklar mısınız hocam?

— Efendim, İslâmiyet bildiğiniz gibi zaman diliminin muhtelif parçalarında muhtelif görüntüler arz etmiştir. Bir Asr-ı Saâdet'teki mükemmellik, sonsuz ihtişam, ondan sonra birden bire Emeviler devrinde sönmüş gibi görünmüştür. Arkasından Türk İslâm insanı olayın içine karışıp İslâmiyet’e sahip çıkınca, Selçuklular ve Osmanlılar devrinde yeniden İslâmın her sahada parladığını görüyorsunuz. Sonradan tıpkı Osmanlıların çöküntü devrinde olduğu gibi bir çökme, gerileme hâdisesi görüyorsunuz. Yani zaman dilimlerinin muayyen yansımaları vardır. Bunların hikmetleri uzun boylu izah edilebilir, ama konumuz bu değil.

Şimdi içinde bulunduğumuz devir Duhâ devridir. Yani yeniden İslâmiyetin parlaması devridir. Bu önlenemeyecek bir gerçektir. Çünkü Efendimiz’in (s.a.v.) üzüntülü olduğu bir devirde birden bire yirmi yirmi beş gün sonra neşelendiği ashab tarafından fark edilince, bu neşenin nedenini açıklatmak istemişlerdir Efendimiz'e. Zaten Efendimiz'in huzurunda böyle siz üzüntülüydünüz, niye sevindiniz gibi mantıksız sorular olamaz da, bu hoş sürûrunuzun sebebini biz de duysak gibi araştırılmak istenmiş. O zaman Efendimiz buyuruyor ki: "Ben bin küsür yıl sonra gelecek mü'minlerin, nasıl iman nurunu avuçlarında tutacaklarını çok büyük bir kaygıyla düşünüyor ve buna üzülüyordum. Çünkü bizzat bu çağda bile neler çektiğinizi seyrettim bu iman ateşinden, iman nurundan. Bin küsür yıl sonra neler çeker insanlar diye düşündüm ve

buna üzüldüm. Ama Allah bana Duhâ sûresini göndererek teminat verdi." "Vedduhâ velleyli izâ secâ" âyetlerinde bildirilen hikmeti Efendimiz böyle açıklamış oldu. "Gecenin en karanlık çağının ve Duhânın üzerine kasem ederim." demekle Allah (c.c.) "En karanlık çağda bu duhâ güneşini ben yine veririm. Sen üzülme habibim." buyuruyordu sevgili Peygamberine.

İşte bu Duhâ'nın ne zaman olabileceği İslâm tarihinde hep beklentiyle araştırılmış. "Ne zaman olacak? Bu güneşin parlaması ne zaman olacak?" diye beklenmiş. Bunun üzerine bir yorum da getirilememiş. Bu senelerin hangi yıllar olabileceği isabetli olarak, kesin olarak da tayin edilememiş. Ancak Muhyiddin-i Arabî Hz. "Sûre-i Fîl ile bir irtibatı vardır bunun, bekleyin." demek istemiş. Zaman içerisinde Sûre-i Fîl ile ne irtibatı olabileceğini de insanlar çok düşünmek istemiş. Neticede ancak hâdisat geldikten sonra anlaşılmış. Biliyorsunuz Fahr-i Kâinat Efendimiz, Fil vakasından kırk gün sonra o yıl doğdu. Kırk yıl sonra da bi'set-i Muhammedîyi, yani İslâm güneşini, İslâm Duhâ'sını parlattı. Burada bir anahtar alarak benzeyen bir hâdiseden sonra Duhâ'nın zuhur edebileceği varsayıldı, Muhyiddin-i Arabî Hz.'nin bu istihracından dolayı. Şimdi bakınız Fîl Vakası nasıl olabilir? Biliyorsunuz uçan ebâbillerin bombalamasıyla Ebrehe'nin ordusu mahvoldu. Sûre-i Fîl'de ifade edilen emr-i İlâhî gereği. Şimdi buna benzer bir vaka nasıl olabilir diye düşünürsek, 1945'in atom savaşlarını benzetebiliriz. Nagazaki ve Hiroşima'ya atılan atom bombaları da altındaki insanları kastı kavurdu, yok etti.

Burada ince bir noktayı belirtmek istiyorum. Bu demek değildir ki Nagazaki'deki yahut Hiroşima'daki insanlar Ebrehe'nin ordusu gibi bir cezalanmayı hak ettiler. Hiç alâkâsı yok. Ama olay aynıydı. Yani bombalanma olayı benziyordu burada. Bunu gözden kaçırmamak lâzım. Çünkü birşeyi tümüyle benzetmeniz mümkün olmaz zaten. Şu halde 1945'in üzerine kırk yıl eklerseniz kırk yıl sonra Duhâ'nın başlaması sırrı doğar. Ki böyle olmuştur. 1945'te olan bu hâdiseden kırk yıl sonra 85'ten itibaren İslâm güneşi ciddî olarak, bariz olarak ışıklarını göstermeye başlamıştır. Tamamlanmış mıdır? Hayır, tamamlanmamıştır. Ama İslâm güneşi doğmuştur. Bunu çok iyi bilmek lazım gelir. Onun için içinde yaşadığımız çağ, bir altın çağdır. Gafletin, şerrin bütün saldırganlıklarına rağmen paniğe kapılmadan bu altın çağa lâyık insanlar olduğumuzu idrak ederek, büyük bir zevkle, ümitle güzel günleri beklemeliyiz.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Duhâ'nın Belirtileri

Şimdi Duhâ'nın doğuşunun o zamanki, 85'le ilgili belirtilerine bakarsanız; Gorbaçov'un iktidarı alışı, Avrupa'daki pekçok düşünürün İslâmiyeti kabul etmesi, bu arada Garudi'nin ortaya çıkıp en komünist zirve noktadan kalkıp "Kur'an'dan başka kitap yoktur, fikir de yoktur." diyebilecek kadar İslâma hayranlığı. Bunların hepsini tevafuk olarak görüyoruz ama bir araya geldiği zaman, işte Duhâ'nın parçalarıdır bunlar. Arkasında marksizmin yıkılması. 17'de doğdu, 87'de yani yetmiş yıl sonra Sûre-i Kevser'in biçtiği ömür gereği yetmiş yıl sonra yıkılması, ateizmin temelli kahrolması, ortadan kalkması, Duhâ'nın çok parlak ışıklarıdır. Memleketimizde de Duhâ'nın pek çok belirtileri vardır. Ama tamamen sahip çıkamadık. İnşaallah Allah sahip çıkar.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Veliler Kerâmet Deposu mu?

— İslâm velilerini nasıl anlamak lazımdır? Bu insanları bir keramet deposu gibi görerek, her hareketlerini bir hikmet olarak değerlendirmek doğru mudur? Bir velînin en belirgin özelliği nedir?

— Efendim bu soruda çok önemli bir gerçek ortaya çıkacak. Biz, gerek kitap yazarken velîler hakkında, gerekse program yaparken, hatta filimler yaparken hayatlarını, öykülerini anlatırken hatta sohbetlerde naklederken çok yanlış bir alışkanlığa sahibiz. Onların kerametlerini ön safhaya alıyoruz. Halbuki bir velînin özelliği, ahlâk-ı Muhammedî'den bir sırrı temsil etmesidir. Her velî, ayrı bir sırrı temsil etmiştir. Hz. Geylanî, İlâhî heyecanı temsil etmiştir. Bu İlâhî heyecanı gönülden gönüle aktarmıştır. Hacı Bektaş-ı Velî, Cenab-ı Hakk'ın kaderine teslimiyeti temsil etmiştir. Bu teslimiyeti gönülden gönüle aktarmıştır. Hz. Mevlâna, sevgiyi temsil etmiştir. Bu sevgiyi gönülden gönüle aktarmıştır. Bunların hayatlarında kendi ellerinde olmayan birtakım zuhuratları ön plana çıkarmak çok yanlıştır. Çünkü insanımızın bilmediği birşey var. Bunu özellikle üzerine basa basa söylemek istiyorum.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kerâmet Veya Zuhurat

Bir mü'min olarak, hakiki bir mü'min olmak o kadar çok büyük meziyetleri kavrıyor ki, o mü'minin Cenab-ı Hak tarafından verilmek şartıyla ve eğer keramet veyahut zuhurat diyorsak yapamayacağı birşey yoktur. Yani bu bir fevkaladelik değildir. Bunu çok iyi bilmek lâzım gelir. Ama bunlar şahıslar tarafından organize edilirse, küfre kadar gider. Kişi kendi kendine kerâmet ihdas edemez. Cenab-ı Hak murad ettiği için bir zuhurat olmuşsa, o çok güzel bir şeydir, onu da Allah tâyin eder. Ve o da velînin faruk mümeyyiz vasfı olmasından ziyade, velî ahlâkın, ahlâk-ı Muhammedî'nin güzelliklerini temsil eden güzelliğinin yanında, bu ışıkları yakarak insanları toparlamak için ve insanlara daha güçlü intikal ettirmek için bu zuhuratları yapmıştır. Bunları mutlaka birinci plandan zihnimizin çekip, birinci plana ve bu yüce insanların ahlâkındaki sonsuzluğu koymak lâzım gelir.

İslâm dini uğrunda yaptığı çalışmalardaki yorulmazlığı ortaya koymak lâzım gelir. Sabırlarının insanlara karşı tıpkı Efendimizinki gibi nasıl tahammülle, emek vererek insanları yetiştirdiklerini anlamak lâzım gelir. Ve onların bir nevi sünnetine uymak ancak böyle olur. Yoksa onların zikrini aynen söyleyerek, o zikirlere iştirak edeceğini sanırsak yanılırız. Onların ahlâkını kazanmadan, onların ahlâkında emrettikleri hususlara riayet etmeden, onların zikirlerini bile kazanamayız. Çünkü o büyük yücelerin zikirlerini ancak onların ahlâk eğitimini kazana kazana yapmak yetkisine varabiliriz.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Fedakarlıkların İnsanı

O ahlâkı kazanmadan (şimdi böyle birşey sorulabilir) acaba zikrederek mi ahlâka kavuşulur? Hayır, evvela ahlâk yolunda ilerlemek lâzım gelir. Çünkü Efendimiz'in (s.a.v.) birinci ismi Mustafa'dır, arınmışlığı temsil eder. Bu arınmışlık olduktan sonra zikir, yani hamd sırrı teşekkül etmiştir. Nitekim Kur'an'daki zikre ait emirde ashaba hitap ederken, "Artık gönülleri itmi'nân edene kadar zikretsinler." emri gelmiştir. O güne kadar zikretmeyerek, o zikirle mi ashabın o derecesine gelmişlerdir Hayır, bilakis arınmışlıktan sonra zikir farz olmuştur onlara. Burada çok ince bir noktayı gözden kaçırmamamız gerekmektedir. Bizim taklit edeceğimiz evvela Efendimiz'in yüce sırrı. Bütün ashaba dikkat ederseniz, her birisi evvela büyük fedakarlıkların insanıdır. Nefislerini eğitmişlerdir. Resulullah uğrunda, Allah uğrunda herşeylerinden vazgeçmişlerdir. Ondan sonra onların zikir hali hâsıl olmuştur ve ondan sonra onlar Allah'ın gözdeleri olmuşlardır. Bunu unutmamak lâzım gelir. Onun için velîlerin de evvela ahlâkını ve onların bize gösterdiği yollardaki kendi eğitimimizi sağlamamız lâzım. Ondan sonra onların zikirleriyle, özleriyle Ondan sonra onların zikirleriyle, özleriyle biraz daha yaklaşım sağlayabiliriz.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Mantıkla Nereye Kadar?

— Tasavvuftan söz açıldığı için hatırıma bir soru geldi hocam. Tasavvufta teslimiyet hâdisesi var. Teslimiyet ölçüleri içinde akıl ve mantığı nereye oturtabiliriz? Bunu nasıl anlarız?

Efendim teslimiyet, İslâmiyetin birinci şartlarından birisidir. Bu şartın yoğrulması içerisinde akıl ve mantık dediğimiz şeyi çok iyi kavramamız lâzım. Yani aklı bizi Allah'a götüren yol filan sanmayalım. Allah'a götüren şey gönüldür. Akılla Allah'a gidilmez. Akılla Allah'a gidilseydi, tarihte gördüğünüz pek çok zirzop Allah'ı bulurdu. Onlar akıllı geçinen kimselerdi. Hele mantık büsbütün felâket birşeydir. Çünkü mantık mevcut bilgileri birbirlerine kıyaslayarak hükme varmâk demektir.

Her zaman bilgilerin az olduğunu bir ileriki yıl, bir ertesi günkü okuduğumuz birşeyde anlıyoruz ki bir evvelki günkü bilgilerimiz azmış. Şimdi bir insan hayatı boyunca üç sene evvelki bilgileriyle gösterdiği bir mantıkla, gittiği bir yolun bugünkü bilgileriyle sonuna kadar yanlış olduğunu görüyor. O halde mantık hiçbir zaman Hakka götüren bir yol değildir. Ünlü mutasavvıf Sevüşteri der ki, "Mantık gerçeğe şaşı bakıştır." Şeytanın kaybetmesinin sebebi mantıktır. Çünkü şeytan, "Ben ateşten yaratıldım. O topraktan yaratıldı. Ben daha üstünüm." dedi. Nerede şimdi bu mantıktaki hata, bunu teşhis edelim. Dış görünüşü itibariyle böyleydi ama şeytan bilim açısından eksikti. Toprağın da, ateşin de, ikisinin de kuvanttan olduğunu, hatta toprak kuvantının daha çok olduğunu ateş kuvantına nazaran bilmiyordu. Bilmediği için bakın mantık koydu. Demek ki şimdi şeytan öğrendi ki toprağın kuvantları ateşin kuvantlarından daha üstün. Ama ilk yaptığı, elindeki ilk bilgiyle mantık kurduğu için Allah'a isyana kadar gitti. Onun için mantıktan böyle sarf-ı nazar etmek lâzım.

Onk.Dr.Haluk NUrbaki

Teslimiyeti Bulmak

Akıl dediğimiz şey de, elbette ki aklın bir hükmü var. Ama Allah'tan gelen bir cereyan olduğu zaman hükmü var. Nefisten gelen bir yorum olduğu zaman çok tehlikeli birşeydir akıl. O zaman işte bir kasa nasıl iyi açılırı hesap eder. Bir soygun ne kadar hatasız yapılırı hesap eder. Allah'tan gelen bir duygu, Allah'tan gelen bir nimet olarak varolduğu zaman aklın zaten şaşırtması mümkün değildir. Ben size daha iyi birşeyi söyleyeyim. En iyi akıl, teslimiyeti bulan akıldır. Eğer akıl teslimiyeti bulmuşsa işte o zaman çok iyi birşey yapmıştır. Necip Fazıl'ın güzel bir sözü vardı: "Aklın yapacağı, zekanın yapacağı en güzel iş, sonunda gelip kendini yakmaktır." derdi.

— Demek ki akıl, ruhtan emir aldığı zaman kıymete geçiyor. Ama nefisten emir aldığı zaman bir zillete düşmüş oluyor. Şu halde ruhla nefsi birbirinden nasıl ayırmalı, tefrik etmeli ve nasıl hareket etmeli?

— Efendim, nefs, ruhun eğer benzetme yapmak lazım gelirse içyüzüne yapışmış ince bir zar gibidir. Bunun sebebi de ruhu kesret âleminde, çokluk âleminde tutabilmesidir. Eğer ruhu tek başına bırakırsanız derhal emr âlemine döner. Cenab-ı Hak ruhun içerisine nefs dediğimiz bir zar yapıştırmıştır. O nefs zarı dünyaya çeker ruhu. Ve dolayısıyla ruhun emr âlemine intikalini engellemiş olur. Bu emr-i ilahî olmasa, ruh yine ondan kurtulmanın çaresini bulacak. Ama emr-i İlâhî olmasa, ruh yine ondan kurtulmanın çaresini bulacak. Ama emr-i ilâhîdir, levh-i mahfuzdaki saatini bekleyecektir.

Şimdi böyle olunca nefsin tümüyle görevi, ruhu emr âlemine gidişte alıkoyacak bir câzibe ve dünya meşgalesine doğru çekmektir. Nefsin hususiyeti budur. Ama bu çekiş, bir çam sakızı gibi, bir Japon yapıştırıcısı gibi, onu alıp dünyaya bağladığı an mahvetmiştir. Ruhun bütün niteliklerini kaybetmiştir. Artık ruhun cereyanı da geçmez. Bu sistemden ruh vasıtasıyla gelen İlâhî mesajlar, nefsin yüzeyinde akla dönmelidir, akıl kıvılcımları yaratmalıdır. Ama bu nefs dünyaya yaklaştıkça, dünya ihtirasları da gittikçe kalınlaşır kalınlaşır, ruhun mesajlarını alamaz olur. Hiç almazsa iyi, ama alır mübalağa eder. Nasıl mübalağa eder? Bu kalın levhanın içerisinde ruh cereyanları geçerken sapmış olarak geçer. Saptığı için, tıpkı panayırlarda bir kalemi gösterip de onu ağaç gibi gösteren aynalardaki görüntüsü gibi bütün gerçekleri sapmış olur.

İşte nefsin hizmet ettiği aklın yanılgısı bundandır. Sapmış bir mesaj almıştır ama aklım var sanmıştır. Bunu nasıl tebliğ edecek? Demin söylediğimiz ana ilkeye göre eğer teslimiyete ve Rabbinin yüceliğini anlamaya götürüyorsa o, akıldır ve ruhtan gelmedir. Rabbinden uzaklaştırıyorsa, şüpheler getiriyorsa Rabbine karşı: "Allah'ın karşısına bir de ben varım, biraz da Allah var ama biraz da aklım var." diyorsa bu belli ki nefsten gelmektedir. Bu ikisinin ayırımını yapmak, nefsin ruh üzerine yaptığı bu zulmü ortadan kaldıracak tek çâre gönül sırrıdır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Cumartesi, Kasım 18, 2006

Duygusal Sistem

Allah, ruhu gönülle takviye ederek nefsin zulmünden uzak tutmak istemiştir, tutmuştur. Bu tutuşu da kalp dediğimiz, gönül dediğimiz bir duygusal sistem vermiştir. Dikkat ederseniz aklın mütemadiyen çamaşır yıkayarak bir türlü halledemediği şeyi, gönlümüz bir anda hallediverir. Yıllarca düşünüp, çözemediğimiz şeyi gönlümüz bir anda hallediverir. Demek ki gönül dediğimiz hâdise, imanın depolandığı büyük cihazımız, nefsin bu şaşkınlığını, mantıkla ruhu yere sermek istemesi operasyonunu gönül halleder.

İşte bu gönlün arıtılması ahlâk-ı Muhammedî'nin müdür. Çünkü eğer siz gönlünüzü çalıştırmak istiyorsanız onun arıtılmış olması lâzım gelir. Çünkü videoların görüntüsünü veren hassas bir işleme sistemine sahiptir. Nasıl ki videobandı ekrana sıfır çıkarsa, hiç çıkmazsa, gönülde de ufacık bir leke olduğu zaman yarım yamalak İlâhî mesajı hiç almaz. Onun için gönlün arıtılması lazım gelir. Kalbimizin içerisine çöp sepeti gibi elimize geçen yanlışlıkları atmamamız lâzım gelir, dünya ihtiraslarını atmamamız lazım gelir. Hele hele paraya râm olacak, başkalarının hakkını Kur'an emirlerinin gösterdiği istikâmete rağmen çiğnemeye götürecek şeylerin hepsi, gönlü mahveden ve sonunda da mühürletip insanoğlunu ruhundan kopartmış, kalbinden koparmış, nefsine teslim etmiş bir maymun hâline sokar.

— Ruhtaki sıkıntılar buradan gelir hocam?

— Buradaki ruhun, nefsin elinden çektiği olaylarla, insanların ruhum sıkılıyor demesi ayrı ayrı şeylerdir. O, sıkılan nefistir. Ruh, İlâhî cereyan olarak hiçbir zaman sıkılmaz. Yalnız gurbetçi hasreti çeker. Emr âleminden uzak kalmanın hasretini, hicranını çeker ki, bunu zaten nefsi kalınlaşmış insan fark edemez. Kendi kendine yanar ağlar, gönlü coşar ruhun. Nefs âleminde yaşayan insan ancak nefsinin sıkıntısını, stress dediği şeyi kendi iç dünyasında, kendi kendini yer. Bu, nefse ait birşeydir. Bütün ruhî sıkıntılar, hatta ruh hastalıklarının birçok kısmı tamamen nefse aittir, sapmadır. Nefs eğitilmedikçe, nefs ahlâk-ı Muhammedî'ye tâbi tutulmadıkça, enva-i çeşit maskaralıklarla stressten kendini harap edecektir. İçinden çıkılmaz, kendisine dünyayı zindan edecek noktaya gelip oturacaktır. Bundan dolayıdır ki, "Ben stressi hallederim, işte oyuncaklar çıktı, elinde bilmem ne oldu, şu oldu, bu oldu." denmez. Bunların hepsi yanlıştır. İnanmayınız bunlara... Çözüm, stress ancak imanla hallolur. Bu da, Sûre-i Asr'da Allah bildirmiş; "Hepiniz perişansınız. İnnel insâne lefî husr." Ancak iman edenler hariç. Çünkü Allah’a inanmadan, ruhunu diri tutmadan mümkün değildir. Mümkün değildir ki, stressten kurtulsun. Nefsinin oyuncağı olur. Nefs aslında insanı çürüten çok sevimsiz bir kurttur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ruh Hasta Olmaz

Efendim, ruhun hasta olması mümkün değil. Âyet-i kerime tarif etmiş ruhu. Emr âleminin bir unsuru, madde ile bir ilgisi olmadığı gibi, cinlerin, mesela kurgu maddesi olan enerji ile ışınlarla falan da ilgisi olmayan bir hâdisedir. Binaenaleyh, bunun hasta olarak tasavvuru dahi mümkün değildir. Yani ruh, Kur'an hükmü içerisinde o kadar değişik takdim edilmiştir ki bundan dolayı bütün yeryüzünde şimdiye kadar ruh hakkında söylenen bütün safsata masalların hepsi birden yok olmaktadır, değil ki ruhun hasta olması... Ruh hasta olmaz. Ruh, İlâhî cereyanın intikâlidir insan vücuduna.

Şimdi bir cereyan geçtiğini düşünün bir telden. Onun ucundaki ütü yandı veyahut ampul patladı veyahut motor kötü çalışıyor. Cereyanı nasıl sorumlu tutarsınız? Mümkün değil... Ruh hastalıkları diye kastedilmiş şeylerin hepsi nefs hastalıklarıdır. Gerek içe dönüklükle yürüyen ruh hastalıkları, şizofreni dahil olmak üzere, gerekse saldırganlıkla agresif olan ruh hastalıklarına dikkat ederseniz, bunların hepsi nefsin tasavvufta târif edilen oyunlarındandır. İçe dönüklük nefsin meskenet kanadıdır. Dışa dönüklük de nefsin saldırgan tarafıdır. Bütün hastalıklarını alın bakın, şüpheler, paranoya sınıfı altındaki, ondan sonra hayâl görmeler, bunların hepsi nefse ait enayiliklerdir. Ruhla bir ilgisi yoktur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Reenkarnasyon Saçmalıktır

Hiçbir âyetle, Kur'an'la, hiç ilgisi yok reenkarnasyonun. Reenkarnasyon, ruhun bir ölen kimseden çıktıktan sonra tekrar başka bir bedene girmesi, yani tekrar bir hayat bulması, yeniden kabuk değiştirme anlamına geliyor. Şimdi bu hâdiseyi anlatmak misal vermek, bunların hepsi biraz önce söylediğim gibi, ruhu tanımamaktan ileri gelir.

Hâlâ ruhu İslâmiyet’ten önceki kavimlerin, hatta dinî çevrelerin yorumlarından doğan bunları, İlâhî kitaplara ait bir hata olarak görmek yanlış olur. Çünkü ne Tevrat'ta, ne İncil'de ruhla ilgili konularda açıklama yoktur. Binaenaleyh onların yanlış yorumlarından o İlâhî kitaplar mesul değildir. Yalnız Kur'an'da; ruh hakkında açıklama vardır ve çok sarih açıklamalar bunlar. Mesela âyet-i kerimede, "Siz ölüydünüz, diriltildiniz. Sonra tekrar öldürülüp diriltileceksiniz... şeklindeki hâdise tamamen elest meclisinden kıyâmete kadar olan insanın safhasını anlatır. Bu bakımdan herhangi bir şekilde reenkarnasyonla uzaktan yakından alâkası yoktur!

Allah, sarih ifade ediyor ruhu... "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Allah'tandı, Allah'a döndü." buyuruyor. Allah'a dönen birşey tekrar kula dönmez. İlâhî kata, emr âlemi dediğimiz kata döner. Reenkarnasyona mesnet olarak hazırlanmak istenen şey, güya ruhun bu dünyada (a) şahsına girip eğitimini tamamlayamamış, gidip (b) şahsında eğitimini tamamlayacak gibi saçma bir fikrin üzerinde... Allah'ın deposunda (hâşâ) ruhtan malzemesi mi eksik de bir kalıptan tekrar koysun, tekrar alsın, tekrar koysun, tekrar alsın. Bu, ruh kavramını bilmemekten doğan bir gaflet. Birtakım hâdiseler olmuş, sonradan lîsan öğrenmiş, görmediği yeri gördüm demiş. Yahu rüyasında adam gidiyor, bir memleketi geziyor, on sene sonra gittikten sonra, "Ben buraları gezdim." diyor. Bir insana rastlıyor, "Ben seni kesinlikle tanıyorum." diyor adam. Bu nereden ileri geliyor? Ruhun sonsuz yeteneklerinden ileri geliyor. Çünkü ruhun sonsuz yeteneğini bilse reenkarnasyoncular, böyle birşeyin ne kadar saçma birşey olduğunu anlayacak.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ruhun Sınırsız Yetenekleri

Ben size ifade edeyim. Bir ruh Cenab-ı Hakk müsaade etmek şartıyla bütün lîsanları konuşur. Bütün bilinmezleri bilir. Zaman diliminin öncesini de tamamıyla bilir.

Çünkü ruh, zamandan ve mekandan münezzehtir. Neden, Allah kendi ruhumdan nefh ettim diyor. Allah'a ait birşey olduğu için zaman ve mekanla mukayyet değildir. Onun için rüyalarınızda mâziden bir adam görüyorsunuz. Beş yüz sene, yedi yüz sene evvel yaşayan bir velîyi görüyorsunuz ve diyelim ki Hacı Bayram Veli Hz.’ni gördüm diyorsunuz. Nasıl tanıdın? Ruh tanır çünkü. Ruhun yeteneklerini bilmedikleri için, ruhun birtakım kısa devre yapan hâdiselerini almışlar, büyütmüşler. Birkaç tane hâdise olmuş böyle, ruhun yeteneği o.

Diyelim ki İngiltere'deki bir adamın ruhu, ruhlar âlemine geçişteki bir çatışmadan dolayı İtalya'daki bir adamın ruhuna ait bütün filmleri almış, kendi cereyanına. Adam tekrar gitti de İtalya'dan geldi, onlar tekrar oraya gitti zannediyor. Böyle bir şeyden dolayı değil.

Demin söylediğim gibi bir ruh isterse bütün insanların cereyanlarını alıp da o insanların bütün hayatındaki akıntıları, geçinişleri, dertleri, hepsini dile getirebilir. Görmediği insanları görebilir. Hiç tanımadığı insanla o insanın yaşadığı aşkı anlatabilir ona. Ruhun bu yeteneği çok sınırsızdır. Ama niçin peki bu kadar üzerinde duruyoruz? Reenkarnasyona inanan adam der ki, "Ben şimdi şu dünyaya geldim." Diyelim hali vakti de iyi. Orada dünyaya geldim. Yaşayayım, keyfime bakayım. Hiçbir kayda tâbi olmayayım. Sonra bir daha fakir olarak gelirsem, o zaman ibâdet edeyim." der. Bu, tümüyle Kur'an'a aykırıdır. Kur'an'daki bir âyeti zorla yorumlayarak Kur'an'da vardır diyen şaşkınlar hiç düşünmüyorlar mı, Ruz-u mahşere çıktığı zaman kime hesap verecek? Herkes hesap verecek. Yani tümüyle Kur'an'a aykırı bir hâdisedir reenkarnasyon. Dinlerin temelindeki felsefeyi, öldükten sonra diriliş ve hesap veriş müessesini yok eden bir şaşkınlıktır. Tâ bu eski Hint hurafelerine dayanır. Eski Hint hurafeleri, hayvanların, sırayla insan haline gelene kadar birtakım merhaleler geçirdiklerini düşünürlerdi. Bir nevi aptal bir evrim gibi görürlerdi. Bu, insanoğlunu saptırmak için kullanılan, arkasında mutlaka yine hakikat düşmanlığı olan bir propaganda unsurudur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Bir Nefes Dua

Osmanlı'nın Balkanlar'daki serhaddi olan Bosna'da apaçık bir katliam sergileniyor. Ve insanlığını tamamen unutmuş görünen canavarlar, çoluk-çocuk, kadın-erkek, genç-ihtiyar farkı gözetmeden katledilen müslümanların göğe yükselen feryatları karşısında şeytanî bir zevk duyarak kendilerinden geçiyorlar.

Irak gibi bir ülkeyi 24 saatte hallaç pamuğuna çevirip, petrollerini gasp eden ve sözde "savaş" adını verdiği "sindirici güç gösterisini" televizyonları başında bir şiddet filmi zevkiyle seyreden bu alçaklar, sıra mâsum Bosna'ya geldiğinde nedense sarhoşlar gibi kekelemeye başlamıştır. Esasında onların bu uyuşukluğu, o mübarek diyarlarda dökülen müslüman kanlarını kırmızı şarap niyetiyle zıkkımlanıp, bir kenarda sızıp kalmalarından ve sarhoş masasının kalkmasını istemeyen ayyaşlar gibi, bu durumun devam etmesini istemelerindendir.

Roma İmparatorlarının, aslanlara parçalatılan dindarlar karşısında duydukları zevk ve attıkları sevinç çığlıkları, Batı'nın insancı (insan yiyici) ve kan içici yamyamlarının bu zulmü karşısında bir ninniden farksız duruma düşmüştür artık.

Bugün Bosna'yla birlikte birçok İslâm ülkesi, birbiriyle olan kopukluğundan ve zulme uğrayan bir ülkeye diğerlerinin kayıtsız kalmasından ötürü zillete düşmüştür. Kur'an, müslümanların tek bir yürek gibi çarpmasını emrederken buna ait sayısız örnekleri de sergiler.

Cenab-ı Hak, Lût kavminin helak edilmesini emrederken Cebrail (a.s.):

— Ya Rabbi, diye niyazda bulundu. Şu anda 70 bin müslüman, teheccüd namazında bulunuyor. Bu kadar çok insanın helak edilişindeki sır nedir?

Cenab-ı Hak, lisân-ı hikmetle şöyle buyurdu:

— O kadar müslüman, sayıları sadece 32 olan kafirlerin ahlâksızlığına ve küfrüne karşı kayıtsız kaldıkları için helak olacaktır. Öyle de oldu.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İlâhi Ceza

Salih Peygamberin (a.s.) kavmi ise cennetten gönderilen devenin bir kafir tarafından öldürülmesine ses çıkartılmaması yüzünden helak edilmişti. Bu bakımdan Bosna hâdisesi, sadece oradaki mâsum ve mazlum insanların değil, bütün inananların imtihanıdır.

Biz bütün maddi ve mânevî imkanlarımızı zulme uğrayan müslümanlar için seferber edecek ve inşaallah gadab-ı İlâhî'den mahfuz kalacağız. Ama Bosna'daki zulmü, savaşa bile gerek kalmadan sadece bir ültimatomla durdurabilecek güce sahipken, kılını bile kıpırdatmayanlar, başlarına gelecek İlâhî cezayı titreyerek beklesinler.

Rusya, çağımızda Salih (a.s.)'ın devesinin sırrını taşıyan Afganistan'a iliştiği için nasıl yerle bir olduysa, Bosna-Hersek katliamı için kayıtsız kalan Batı âlemi de aynı faturayı ödeyecektir.

Bosna'da dökülmekte olan kanlar, inşaallah orada çok kısa bir süre sonra açmasını niyet ettiğimiz ve rahmet-i İlâhî'den kuvvetle ümit var olduğumuz "İslâmiyet gülü"nün gönülleri fetheden rengini oluşturacaktır.

İslâmın ilk şehidi olan Hz. Sümeyye, işkenceler altında öldürüldüğü vakit, Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.),

— Küfrün işi bitti ve Sümeyye şehid edildiği an, İslâmiyetin zaferi kesinleşti, dememiş miydi?

Evet, şimdi verilen İslâm şehidleri, inşaallah çok yakın bir gelecekteki İslâm zaferinin şehidleri hükmüne geçecektir. Ve bu zaferin süresini kısaltmak da müslümanların elinde görünmektedir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Haccac'ın Zulmü

İslâmın ilk yıllarında yaşanmış olan birçok hâdise, bu ko­nuda ne yapmamız gerektiğini ortaya koyar ki bunlardan biri de Haccac'la ilgilidir.

Haccac-ı Zalim'in yaptığı akıl almaz işkenceler karşısında müslümanlar gizlice bir evde toplanmış ve o zulümden kurtulmanın çarelerini araştırmaya başlamıştı. Bu kişiler arasında eskiden beri süregelen kan dâvâlarından ötürü birbirine düşmanlık besleyen müslümanlar ve yaşlı bir sahabe de bulunuyordu. Çeşitli fikirler ileri sürüldükten sonra o yaşlı sahabeye Efendimiz'in (s.a.v.) bu konuda bir tavsiyesi olup olmadığı soruldu.

Hayatta kalan son sahabelerden birisi olan o yüce insan, bu soruya "Evet var." cevabını verdikten sonra:

— Peygamberimiz (s.a.v.) böyle durumlarda, birbirine düşman da olsalar, bütün müslümanların kucaklaşmasını ve sonra hep birlikte dua etmesini tavsiye buyururdu, dedi. Biz de öyle yapamaz mıyız?

Bunun üzerine o evde bulunan bütün müslümanlar, gözyaşları içinde birbirine sarıldılar ve helalleşerek vecd içinde dua ettiler. Sabah namazını kılıp dışarı çıktıklarında, Haccac-ı Zalim ölmüş bulunuyordu.

Evet, Allah ve Resûlü'nün aşkıyla gerçek insaniyet mertebesine yükselenlerin dualarına, süper devletler de olsa hiçbir güç dayanamaz.

Bosna-Hersek'teki Batı zulmüne karşı yüreğimizdeki nefret ve kalbimizdeki iman alabildiğine şiddetlenmeli ve orada ölen müslümanlar 1 milyar müslümanın gerçek mânâda dirilmesine vesile olmalıdır.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Dileğimiz O ki

Niyâzımız odur ki, gücünü Allah ve Resûlü'nden sonra Fatih ve Murat'lardan alan pırıl pırıl bir nesil ortaya çıksın ve oluk oluk akan müslüman kanları, Batı'nın kokuşmuş fikirleriyle beyni yıkanan gençlerimizi de kendine getirsin.

Sevgili kardeşlerim,

Binbir türlü makyajla bize güzel görünüp, yuvalarımıza kadar giren ve başta yavrularımız olmak üzere bizleri arkadan hançerleyip, kanımızı içen cadıyı artık görmek ve başkalarına da göstermek zorundayız.

Zulme karşı ilk hamlemiz budur. Ondan sonraki hamlemiz ise, kimin kulu, kimin ümmeti ve kimin torunları olduğumuzu idrak edip kendimizi, sadece müslümanları değil, bütün insanlığı kurtarmakla vazifeli kılmaktır.

Aksi takdirde Fahr-i Kâinat (s.a.v.) Efendimiz'in huzuruna varmaktan utanacak, o yolda canlarını feda eden milyonlarca şehidimizin ve toprak altında yatan 70 bin velînin kemiklerini sızlatacağız.

Zulme karşı kayıtsız kalırsak inanınız ki, okuyacağımız Fatihalar bile yerine ulaşmaz.

25 Kasım 1993 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Demokrasi Soytarılık Değildir

Yeryüzünde hiçbir demokratik ülke yoktur ki, düşünmek ve düşündüğünü savunmak suç olsun. Çünkü Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi insan hürriyetini tanımlarken temel ilke olarak düşünme, inanma ve bunları savunmayı zorunlu kılmaktadır. Demokratik Türkiye'de de öyledir. Eğer marksist ve ateistseniz herşeyi söylemek, insanların kendi namuslarından bile kıymetli olan inançlarına her türlü hakaret Türkiye'de demokrasinin vazgeçilmez unsurudur.

Ne acıdır ki, beyni çürümüş bu tarz saldırganlara karşı laik devlet, "Ayıptır, halkın inançları devletin teminâtı altındadır." diyememektedir. Ondan sonra da lâikliği koruyacağım diye yeni kanunlar icat etme çabasındadır. Eğer Batı, yıllarca atamadığı İslâm düşmanlığı için körleşmese idi, bu lâikliği koruma amacı ile insanlara konmak istenen ambargo nedeniyle bizi yerden yere vurur, AT'a bile girmemize kırmızı kart gösterirdi.

Yıllarca 141 ve 142 için ceza kanunu maddeleri ile denge kurma yutturmacılığı altında 163'üncü madde ile mâsum dindarlar cezaevlerinde çürüdü. 70 yıldır hangi dinî ayaklanma oldu ki, sarhoşların eli yüreğinde "gelip elimizdeki rakı kadehimizi alacaklar" diye korku histerileri geçiriyorlar.

Teröre karşı hazırlanan kanun tasarısına marksizmi yasaklayan bir madde koysanız kıyâmetler kopar ve mazeret kılıfı da hazırdır: "Efendim marksizm zaten kalktı, ne lüzûm var düşünceye ambargo koymaya!"

Daha çiçeği burnunda bir olay, PKK'ya karşı sert tedbirler alan Fransa İçişleri Bakanı bakın PKK'yı nasıl tarif ediyor:

"PKK, marksist terörist bir teşkilattır!" Bizim gülünç hâlimize bakın ki, bir numaralı meselemiz olan PKK'ya marksist bile diyemiyoruz. Halbuki PKK kurulduğu günden beri marksist idi. Hâlen de öyledir. O halde bunu niye açık açık söyleyemiyoruz? Çünkü Türkiye'de yaşayan ve bir türlü ıslah olup yüzü kızarmayan marksistler incinir (!) değil mi? Böyle demokrasi maskaralığı nerede görülmüştür!..

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Marksistleri İncitmek mi?

Nüfusunun % 99.99'u müslüman bir ülkede her vesile ile dine sataşacaksınız. Başını açmıyor diye üniversiteden kızları kovalayacaksınız, sonra da çıkıp bu ülkede demokrasi var diyeceksiniz! Buna karşılık yine bu ülkede sayıları binde biri bile zor bulan marksistler incinir diye PKK'ya marksist bile demekten kaçınacaksınız.

Terör yasasına laikliği korumak için madde koymaya özenenler, önce laikliğe, din ve dince kutsal sayılan konuları koruyacak bir ciddiyet getirsinler. Her ülkede din ve dince kutsal sayılan konular, kanun teminatı altındadır. Bizde bu konuyu içeren kanun, belli çevrelerin başvurusu ile Anayasa'ya aykırı diye reddedilmiştir. Bazı aydın geçinenlerin zekaları tamamen durmuştur. 60 milyon müslümanın karşısına geçip her vesile ile dinî duygularını rencide edeceksiniz sonra, buna cevap hakkı, fikrini savunma hakkı vermeyeceksiniz ve bunu özel bir kanunla sağlamaya çalışacaksınız. Yahu siz çıldırdınız mı? Bu milleti nereye götürmek istiyorsunuz? Koskoca imparatorluktan kalan bir avuç Anadolu'yu bize zehir etmek mi istiyorsunuz? Bu milletin ecdadı bu vatanı, siz dini yeresiniz, onu tahrip etmek için marksist ve ateist fikirleri savunasınız diye kurtarmadı... Vatanın, imanın, İstiklal Harbi'nin, Çanakkale'nin ölmezlik sırrı taşıyan şehitleri sizi kahreder!

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Aydın Müsveddeleri

Bu memlekette marksist ve ateist hüviyetini gizleyerek laf üreten binlerce aydın müsveddesi var. Bunlara, biz de dine karşı değiliz diye yalan söyledikleri için müsvedde dedim. Herkes ortaya kendini net koymalıdır. Dine karşı olanlar bunu açıkça bildirmelidir, elbette hakaret etmeden...

Bu millet yüzlerce yıl, her türlü inanca, hatta inanmayana bile en kudretli olduğu devirde eşit hayat hakkı vermiştir. Ancak, münafıklığa tahammülü yoktur!..

Gelelim laiklik meselesine: Aslında İslâm insanını rahatsız eden, münafığın tavrıyla ortaya konan laikliktir. İslâm toplumunu rahatsız eden yine kadife eldiven içindeki testere eldir! Okşama ayağı ile meydanlara çıkıp "Kahrolsun Şeriat" diyen, çirkin surat ile sırıtanlar bu milleti özünden yaralar. İslâmiyet öylesine sonsuz sırra sahip bir din ki, kendi özünde gelişir. Ve kitlelerin yüreğinde gül bahçelerine dönüşür... Ateist ve marksistler hiç umutlanmasın, Türk milletinin yüreğinde İslâm gülünden başka, hiçbir zehirli çiçeğin açması mümkün değildir! Biraz fark edebilseler bunu kendileri de anlar. Yıllarca inançlara konulan ambargolar ne netice vermiştir? Ancak akıl almaz bir sırla Türk-İslâm cemaatini tüm ülke sathına yaymıştır. Bir anlamda Anadolu'da cadı büyüsü bozulmuş, Türk-İslâm prensi uyanmıştır..

Aslında marksist ve ateisti çıldırtan, yalandan yalana koşturan gerçek de, günümüzde Kur'an'ın anlaşılabilme hikmetidir. 19. yüzyıldan kalan ateist saldırılar, çoktan tarihin yanılgılara ayırdığı lağıma atılmıştır. Şimdi Batı'da dev düşünürler, zeki bilim adamları Kur'an'a hayranlıklarını dile getiriyor. Nesli tükenmiş komünist dinozorların tutunacağı tek dal kalmamıştır.

Darwin sahteciliğinin tüm kaleleri yıkılmıştır. Kendisinin maymundan geldiğine inanan tek akıllı adam kalmamıştır artık. İnsanı sıradan bir hayvan sayarak, tüm dünyada kan akıtmayı böcek öldürmekten farklı görmeyen Marksistlerin vahşetleri, insanlık ve ilim âleminde mahkûm olmuştur.

İnsanların mânevî değerlerine inanmayan, ruhun ölmezliğini inkar edenlerin yeryüzü için (AIDS’ ten daha korkunç) bir tehlike olduğunu Yeltsin bile anladı. İnanınız ki İslâma karşı çıkan her harekette AIDS virüsünden tehlikeli bu ateist koku vardır.

Ateist ve marksistlere Cenab-ı Hakk'ın verdiği dünya hayatı süresi bitti. Hiçbir çaba onları hayata döndüremez. Allah rahmet etmesin! Umutlarını ikide bir darbelere bağlayarak küfr-ü inâdîde ısrar edenler, her kapalı rejimden sonra imanın daha güçlendiğini görmüyorlar nu? 70 sene Türk-İslâm cemaatlerine konan Sovyetler Birliği ambargosu, İslâmı, yeni doğan bu ülkelerde yok edebildi mi?

Allah'ın Türk-İslâm insanının yüreğinde yaktığı ışık sönmez... Rüzgarlar hatta fırtınalar onu ancak güçlendirir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Laikliği Putlaştıranlar

Sırf oy avcılığı amacıyla laikliği putlaştıranlar seçimlerde akibetlerini göreceklerdir. Türkiye'yi hâlâ sağcı, solcu çizgilerinde görenler, bizzat güvendikleri cemaatlerinin ne denli İslâma yaklaştıklarını bir bilseler, yüreklerine iner! Ben onlara tavsiye ediyorum. Ramazanda en güvendikleri çevrelere bir baksınlar, İslâma nasıl soyunmuşlar? Birkaç yıldır oruçla başlayan bu akım, hızla namaza yansıyacak. Çokluğundan çok üzüldükleri, çoğalan camiler bir kaç yıl sonra dolup taşacaktır. Kendi milletini, kendi halkını tanımamak ne büyük bahtsızlıktır.

Laiklik adına ortaya atılan bu gülünç sloganlardan biri de, "Biz, sizin sessiz sedasız ibadetinize karışıyor muyuz?"

Karışsaydınız da bir görseydiniz dünyayı!.. Lütfetmişler de ibadetleri yasaklamamışlar! Yahu böyle bir vahşeti, iğrençliği manyak Roma'dan başka cesaret edip uygulayan bu rejim çıkmamış ki yeryüzünde... Marksistler bile korkmuş ibâdetlere ilişmekten... Kaldı ki siz hem ibadetlere karışmıyoruz dediğiniz halde namaz kılıyor diye nicelerinin tayininden vazgeçtiniz.

Yoksa ibâdet hürriyetinden kastınız, ufo hikâyeleri, falcılık, reenkarnasyon, ruh çağırma, büyücülük filan mı? Çünkü bunları elinizden gelse okullara ders olarak koyarsınız.

Lütfen bizi rahat bırakın. Bizim inancımız, dinimiz ve akidemizde terör yoktur, silah yoktur, yumruk yoktur. Bir terör yasasında dinin, kelime olarak geçmesi iğrenç bir ayıptır. İslâmiyet gönülleri fetheder. Hele çirkin beyinlerin temsil ettiği bedenlere el sürmeyi dahi kendine zül sayar.

İslâm; insanları güzelleştirmek, mutlu etmek için vardır. Bu sırrı, kıyâmete kadar sürdürecektir. Masum milletin üzerinden elinizi çekin!

6 Ocak 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Jirinovski'nin Hezeyanları

Nefs'lerin tekliğini bildiren yüce kitabımızın bir mesajı mânâ âlimleri tarafından yorumlanırken, hayır cephesinde olsun, şer cephesinde olsun kişilerin hep bilinen örneklerin temsilcisi olduklarını dile getirmişlerdir.

Şer cephesinde tarihe gömülmüş sanılan pek çok manyak, çeşitli zaman dilimlerinde hortlamış durmuştur. Yani Nemrut, Firavun, Ebû Cehil her zaman diliminde bazen daha net bazen daha silik hortlamış durmuşlar. Bunların teşhisinde yanılgıya düşmek imkansızdır. Zira hepsinin ortak özelliği Türk-İslâm düşmanlığıdır. Bunun nedeni açıktır. Tarihte olduğu gibi çağımızda da Allah davası uğruna canını hiçe sayan Türk-İslâm toplumudur.

Fatihamızda "mağdûbin" gazaba uğramış nasipsizler diye simgelenen şer odakları, tıpkı şeytanın hoparlörü gibi hakkın ve güzelliğin yaşamasına, var olmasına tahammül edemezler. Bu sebeple tarihin her devrinde Türk-İslâm varlığına karşı sonsuz bir kinin temsilcileri, fırtınalar içinde kıvranmış durmuş, sonunda yok edemediği bu varlığın karsısında kininden, ızdırabından çatlayıp ölmüşlerdir.

Milletimiz böylelerinden öylesine usanmıştır ki artık bunları muhatap dahi almamaktadır. Gerçekten de "İt ürür kervan yürür." deyip geçmek pek güzeldir. Ne var ki milletimizin içindeki şerler böylesine dışarıdan bir ses gelince hemen gençliğimizin moralini bozma yarışına girerler.

Türk-İslâm düşmanlığının en taze örneği Jirinovski tam bir cehalet ve şaşkınlığın temsilcisi olarak ortaya çıktı.Dengesizliği nedeniyle pek çoklarının düşünüp söyleyemediği hezeyanları ard arda sıraladı.

Alma Ata'da doğmuş olması onu kısa sürede çevresindeki pırıl pırıl güçlü Kazaklara karşı aşağılık duygusu içinde kıvranmaya itti. Bütün şerler gibi o da tam bir zihin körlüğü içinde mantık yapmaya kalktı.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Yamyam Hayatı Yaşayanlar

Türklerin 500 yıl önce Anadolu'ya hangi hakla sahip çıktıklarının bile hesabını sordu. Senin, varsa babanın Alma Ata'da ne işin vardı? Eğer Türkler Orta Asya'dan Anadolu'ya gelmemiş olsaydı bugünkü Rusya'da 500 yıl önce bir yamyam hayatı yaşayan ataların çoktan yok olacaktı. Zira Türkler, Batı seferini bugünkü Rusya'yı hedef alarak yürütecekti.

Ne var ki Türklerin amacı dünyayı istila etmek değil, İslâm varlığının sonu gelmez, haçlı ordularıyla taciz eden Hıristiyan ordularına dur demekti. Elbette Jirinovski Allah bilmez olduğu için hiçbir gerçeği görüp tanıyamaz! Balkanlar'da Türklerin ne işi varmış? Peki, Slavların ne işi var? Vahşetten başka yeryüzüne hiçbir alanda birşey getirememiş bu kavmin aslında yeryüzünde hiçbir konuda söz söyleme hakkı yoktur.

Rus ordusunu yeniden diriltip dünyanın başına bela ederim diyen Jirinovski, bırakın tarihin eski yıllarını, yakın tarihten bile habersiz!

İkinci cihan savaşında Rus ordusu tam bir yenilgiye uğrayıp Stalingrad’da can çekişirken, onu ölümden kurtaran mucize nedir? Kazak süvarileri değil mi? Hatta bu yüzden yine bir Türk-İslâm düşmanı olan Stalin, insafa gelmiş Kazak Türklerine birinci sınıf vatandaşlık imtiyazı vermiştir. Teknolojik gelişmeler çağında çok üstün bir yetenek kazandığını sandığın Rus ordusu, 10 yıl Afganistan’da rezil olmadı mı?

Kanaatim çok açık bir şekilde o imandadır ki güvendiğin nükleer silahları kullanacak bir tek ayık Rus subayı bulamazsın, zavallı Jirinovski...

70 yıl marksist bir eğitimle yetiştirdiğiniz Rus ordusu güya ideali, imanı saydığı marksizmin yıkılması karşısında ne yapabildi? Yeltsin ve Gorbaçov'un hâyâli güçleri karşısında tabanca dahi çekemeyen ordunu, artık öcü olarak göstermekten vazgeç! O bitmiştir. Kur'an'ın şerre bağladığı 70 yıllık ömür tükenmiştir.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Akılsız Palavralar

En iyisi sen akılsız palavralarından vazgeç! Eğer Batı'da bir korku uyandırırsan sana verdiği sadakadan vazgeçer ve zavallı milletini açlıktan öldürür, birbirini yiyen kargaşa kaosuna sokarsın!

Evet, Jirinovski, sen ve hâyâlindeki ordun gerçekten bitmiştir. Nitekim bir taraftan tehdit unsuru olarak saydığın Rus ordusuna, gerçekte senin bile güvenin yok ki göstermelik militan yetiştiriyorsun. Zira beş milyonluk ordusu olan bir milletin başına geçmeyi düşünen sen, nasıl olur da Afrika'daki küçük kavimler gibi militan yetiştirirsin!

Jirinovski'nin en akıl dışı iddialarından biri dünyayı üçüncü cihan savaşı ile tehdit etmesidir. Zenginleri korkutmayı propaganda unsuru sayan pek çokları, hatta minik devletler bile ikide birde üçüncü dünya harbiyle tehditler savururlar. Halbuki böyle bir savaşın başlangıcı dahi henüz 20 parçaya bölünen Rusya'nın bin parçaya bölünmesi demektir.

Bütün bu gerçekleri ben Jirinovski akıllansın diye yazmıyorum. Maddî mânevî büyük bir gelişmeyle uyanan milletimizin yeni kuşaklarına öcü gösterme alışkanlığında olan içimizdeki şerlerin gitmelerine karşı ön tedbir olarak dile getiriyorum.

MUHTAÇ OLDUĞUMUZ KAYNAK...

Daha önemlisi şu anda yeryüzündeki şer cephesinin bitmekte olan soluklarını haber vermek istiyorum.

Hayrın enerji kaynağı iman ve cesarettir. Şerrin enerji kaynağı ise korkudur. Yine şerrin Türk-İslâm cemaatine düşmanlığının en büyük nedenlerinden biri, onu korkutamayışıdır. Şer tıpkı korku filmlerinde, başkalarının beynini emerek hayatını sürdüren hortlaklar gibi insanı korkutup onun manevi enerjisini emmek ister. Aradığını bulamayınca ölmeye mahkûmdur.

İslâm nurunun ilk parladığı çağlarda bir avuç müslümana yapılan işkenceler bir korku meydana getiremediği için küfür cephesinin enerjisi tükendi ve yok olup gitti. Nitekim Hz. Sümeyye'nin şehadeti sırasında Efendimiz (s.a.v.):

"Küfrün işi bitti." buyurmuştur. Eğer Hz. Sümeyye o akıl almaz işkencelerden korkup imanını terk etseydi, küfür cephesi büyük bir enerji depo edecekti.

Şeyh Şamil'in bir avuç insanla Rus ordusu karşısında gösterdiği cesaret, yıllarca Rusları Kafkasya'da oturamaz hale getirdi.

Jirinovski şimdi farkında olmayarak şerrin ölüm fermanını imzalıyor. Salmak istediği korku Türk-İslâm cemaatine hiçbir etki yapmayacak ve bu çıkış, kuzeydeki şerrin son nefesini tamamlayarak yok edecektir. Bu senaryoyu inşaallah birlikte seyredeceğiz. Demek ki İlâhî takdirde Rusya'nın parçalanması yetmemiş, ufalanması gerekirmiş. Yoksa yıllarca Haçlılara karşı savaş veren Türk-İslâm cemaatine Rusların son iki asırda yaptıklarını Allah yanlarına bırakacak mı sandınız?

Bu millet ne kadar hatalar yapsa da Allah bu milleti öyle seviyor ki, intikamını kimsede bırakmaz. Nitekim Osmanlı'ya kafa tutanların hâl-î perişânı ortadadır.

Bizim millet olarak muhtaç olduğumuz kaynak yürekliliktir. Hamd olsun milletimiz tarihimizden gelen bu haslete yeniden kavuşmuştur. Ne içimizdeki fesatlar ne dışımızdaki komplolar yürekli milletimizi yıldırmamaktadır. Ateizmin ve marksizmin kahrolduğu günümüzde Türk-İslâm cemaatinin geleceğindeki zafer, mutlaka elle tutulur hâle gelmiştir.

Jirinovski! Bu millet senin Çar'ına karşı pes demedi. Şimdi hasta adam sensin. Osmanlı'yı hasta adam diye paylaştınız, fakat onun karnından dipdiri bir Türkiye çıktı. Ya sen parçalanınca ne olacak? Karnından solucan bile çıkmaz senin. Ahlâkî ve mânevî değerleri hiçe sayan sarhoş milletlerin yok olacağını yakında sen de göreceksin.

Veyl maddeye tapanlara...

Veyl Türk-İslâm milletlerine karşı çıkanlara...

13 Ocak 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Fâili Belli Cinayet

Bir milleti yok etmenin en kolay, en ucuz ve o nisbette âdi yolu, o milletin imanını yok etmektir. Asırlar boyu yıldırılıp yok edilmek istenen milletimize karşı oynanan senaryonun son perdesinde fâili belli bir câni sırıtmaktadır. Her türlü kılığa giren bu şer temsilci, sırası ve fırsatı geldikçe marksist, yerine göre Batı hayranı ve bazen da laiklik ve entellik maskesi arkasında sırıtmaktadır. Tüm sözcükler onun için bir aldatma aracıdır. Demokrasiyi; insan haklarını çiğnemek, imanı yok etme aracı saymaktadır.

İnsanlık sevgisi, barış sloganları onun için inananı küçük görüp yok etme aldatmacılığıdır. Eğer elinizde içki kadehi yoksa sizi adam yerine bile koymaz. Bilimsel gerçekler eğer ateist saçmalıkları peşinde sürüklerse itibar görür. Aksi takdirde tüm gerçeklere karşı çıkar. Pişkinliğin, yüzsüzlüğün zirvesindedir. Varlığına inanmadığı millî bütünlüğümüzün bölünmesi ona ancak zevk verir. Her fırsatta milleti birbirine düşürmenin çaresini arar, yüceliğine zerre kadar inanmadığı Türk-İslâm büyüklerinin tanıtılması ve anılmasını bile kendi iğrenç iman düşmanlığı için vasıta kılar.

Ne var ki, Yüce Allah bu kez bu faili belli caniyi millete tanıttı. Makyajları asit yağmuruna tutulmuş gibi eridi, çirkin suratı ortaya çıktı!

Artık, "Ben de sizdenim dininize saygım var." sahteliği altında bir zamanlar ezanı susturmak isteyenlerin riyasına milletin tahammülü kalmadı.

Bilmem gördünüz mü, Dumlupınar Şehitliği'nde bir kitâbe var. Balkan Savaşı başlangıcında köyünden askere gidip

1922 yılına kadar bir cepheden bir cepheye koşan bir kahraman, 29 Ağustos'ta 7 yaşında köyünde bıraktığı yavrusuna 10 yıl sonra cephede asker olarak rastlamış, sadece bir kaç saat hasret giderdikten sonra ertesi gün beraber şehid olmuştur.

Çanakkale'de, Dumlupınar'da canını verenler, 70 yıl sonra imanı ile alay eden iman katilleri için ölmediler. Onlar büyük zevkle seyretmeye başladığımız taptaze Türk-İslâm gençlerini seyretmek için şehid oldular.

İMÂN CÂNİLERİ...

Faili belli cinayetin temsilcileri, bu milletin fedakar nesli üzerinden ellerinizi çekin. Kendi neslinizle, sarhoş serserilerle ve tavernalarda sapık eğlencelerinizle baş başa kalın!

Çünkü var olmasını istediğiniz imansız gençlik, başka bir eylemin sahibi olamaz. İnançsız bir genç için vatan kavramı olmaz, o uğurda ölmek ise düşünülemez. Değîl güneydoğuya gitmek, askerlik bile onun için fûzulidir.

Evet, iman canileri! Sizler hangi yüzle Türk-İslâm insanını küçük görüyor, akıl almaz kelime uydurmacılığı ile onu aşağılıyorsunuz. Hele hele İstiklal Savaşı'nın temsilcisi asil ordumuzu millete karşı getirmeye çalışıyorsunuz? Siz orduya hiç önem vermediğiniz için onu küçük görür, aldatılır sanırsınız. Halbuki ordu milletin fertlerinden hangisinin kendi canı,kardeşi olduğunu çok iyi bilmektedir. Sizin riyakar çehrenizde güneydoğudan nasıl kaçtığınızı her fırsatta millet düşmanı, iman düşmanı PKK'ya nasıl göz kırptığınızı seyretmiştir. Türk-İslâm motifi içinde yetişen yeni gençlik, Türk ordusunun ümidi ve sevgilisidir.

Akılsız hain, orduyu kime karşı kışkırtıyorsun? Kendi özüne mi karşı çıkmasını istiyorsun? Veyl sana!

19. yüzyılda maske değiştiren şer, ilim fuarlarında hokkabaz rolündeydi. Sonra laboratuvarlara kadar girip bilim raporları üzerinde hileler yaptı. Ve sonra insanlığın tüm mânevî değerlerini yıkarak marksist elbiseyi giydirdi. Başlangıçta yaşamadan doğan zorlukları yok edeceği sloganı ile ortaya çıkan marksist düşünce, Rus despotların elinde vahşi ve sinsi bir teröre döndü.

İşte tüm dünyada büyük bir gerçek fark edildi. Toplumlarda mânevî değerleri yok ederek yeni bir toplum kurmak mümkün değildi. İnsanların birlikte yaşamalarını, yani sürüden farklı olmalarını sağlayacak tek güç mânevî değerlerdir. Nitekim Amerika tüm okullarında evrim masalını yok eden büyük bir kampanya başlattı.

Avrupa'da tüm komünist partilerin karşısına Hıristiyan Demokrat partiler çıktı ve sonunda marksizm kendi faturasını kendi içinde ödeyerek yok oldu gitti. Avrupa'daki tüm marksistler kendilerini emekliye ayırdılar. Yalnız bizdekiler birşey olmamış gibi özgün düşünce temsilcisi dernekler, hatta siyasi platformlarda maske takıp dolaşmaya devam ediyorlar! Batı'da tanıdığım birçok düşünür arkadaşlarımın ortak teşhisi, marksist bir gençliğin millet ve toplum açısından bir felâket olduğu gerçeğidir.

Hele bizde terör yüzde doksan dokuzu ile marksist oldu. PKK bu yönüyle büyük şehirlerdeki sol anarşistlerle işbirliği halindedir.

Milletimizin mânevî millî değerlerine karşı çıkanları inceleyin, eğer düşman ajanı değilse mutlaka marksisttir. Tezada bakın ki, millî değerlere bağlı Türk ordusu, bugün marksist terörle savaşmaktadır. Bir köşede sinip her vesile ile orduya nefretlerini belli eden entel marksistler, orduyu millete karşı çıkmaya teşvik etmektedirler.

Fâili belli cinayetin yapımcısı PKK olayını dahi bir Kürt milliyetçiliği gibi göstermekten utanmazlar. Çünkü bu cinayetin yapımcıları için en ideal faaliyet, Türklerle Kürtler arasında büyük çaplı bir kargaşa çıkarmaktır. Halbuki Türk ve Kürt halkı öylesine birbirine karışmış, birlikte yaşamaya alışmıştır ki bunları birbirinden ayırıp karşı karşıya getirmek, fizik olarak mümkün değildir. Daha güzeli Doğu'nun ihmali dolayısıyla sıkıntı çeken kardeşlerimiz de böyle bir çekişmenin, kavganın tam karşısındadır.

Evet, faili belli cinayetin yapımcısı, Türk milletinin üzerinden elini çek!

Sen, çocuklarını para gücüyle okutmanın, sonra askerden kaçırmanın hileleri ile uğraş.

Sen, boğulduğun içki kadehini elinden hiç bırakma, hergün yeni bir sapıklığın icad edildiği tavernana dön.

Sahte ve iğrenç edebiyatını renksiz, cılız müziğini yalnız kendine çevir! Farkında değil misin, artık millet seni istemiyor. Altmışlı yıllardaki okuyucun ve dinleyicin kalmadı.

Kaybettiğin ahlaki değerlerini telafi etmek için yaşam tarzını uygarlığın zorunlu tarzı olarak tanıtmaktan da vazgeç. Bunlar senin pisliğindir. Uygarlıkla hiçbir ilgisi yoktur.

Sen, yetmiş yıldan bu yana belden yukarısı, on yıldan buyana da belden aşağısını yıkamayı öğrendin. Bu millet, bin yıldır yıkanmasını biliyor. Yaşadığı mütevazi hayatına rağmen senden çok mutlu!

Sen, istediğin çirkinlikleri seks özgürlüğü adına sergilesen de için boşaldığı için ne sevgiyi, ne zevki bulabilirsin. Bu millet ise tesettür ile hâyâsı ile cinsel hayatında senden çok güçlü ve de mutlu.

Evet, açıkçası bu milletin yakasından düş. Ecelin tayin ettiği saatine kadar sokaklarda garibe olarak yaşamına sürdür. Senin de güzelliklerden, mutluluktan nasibini almanı isterdik. Ne çare ki, toprağın çamurunda yaşamaya mahkum bir solucanı, iyilik olsun diye güneşe çıkaramazsın ki? Derisi kurur, ızdırap çeker.

Allah'ın selamı, mutluluk ayı Ramazan'da tüm inananlara, bereket ve selâmeti, bir çığ gibi büyüyen Türk-İslâm cemaatine olsun.

10 Şubat 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Sahte Yüzlerin İhaneti

Dünyanın hiçbir ülkesinde büyük çoğunluğun inançlarına karşı çıkılamaz. Hele hele o dinin kutsal kavramlarına hakaret edilemez. Bizde ise 150 yıldır okuryazar geçinen aydınlar milletten kopmuş, onu küçümsemiş zaman zaman da aşağılamıştır. Ara sıra sesini çıkaran gerçek münevverlere, olmadık hakaret, hatta eziyet etmiştir. Böyleleri iç dünyalarındaki çarpıklığı, erkekçe ortaya koyamadığı için bütün ömürleri milleti kandırmakla geçmiştir.

Azılı bir marksist ateist olduğu halde, bunu açıkça ifade etmeyen büyükçe bir partinin üst kademelerine yerleşen böyleleri, iç dünyalarında ciddî bir dinsizlik cinneti ile mâluldur. Bir fikir üretemeyenler, ömürleri boyunca bir başarılı iş yapmamışlardır. Çağın gereği demokrasi sözcülüğüne uymak zorunda kaldığından, hep inanmadıkları ilkeler arkasından inananlara saldırır. Laiklik, Atatürkçülük kesinlikle hiç bilmedikleri konular olduğu halde her vesile ile bu iki ilke elden gidiyor diye yaygara koparırlar. Bu kâbil milletin sabrını, iyi niyetini tüketmek için enva-i çeşit pislikler icad ederler.

Bu sahte yüzlerin daha iğrençleri de vardır. Ateistliği hele marksistliği ile öğünenler yüce dinimizin büyüklerinin anma törenlerine giderler. İslâmiyet’e en ağır ithamları hiç utanmadan bir İslâm büyüğünün anma gününde dile getirmek yüzsüzlüğünü gösterirler. Ve sonra birtakım olayların arkasına sığınıp, laiklik elden gidiyor derler.

Bu memlekette kime, laik olduğu için bir eylem yapılmıştır? Hatta sözle de olsa bile tenkit görmüş bir tek laik örnek verebilir misiniz?

Kâbe'ye, Kur'an'a ve Peygambere dil uzatan biri, kendisini nasıl laik sanmaktadır?

Şeriat, Kur'an nizamları anlamına gelmektedir. Aklı eren ermeyen, kelimeyi bilen bilmeyen, bir sürü beyhûde hevesli şeriat karşıtı miting yapan, şeriata hakaret eden ve sonra laiklik ve Atatürkçülük perdesi arkasına saklanırsa ne olur biliyor musunuz? İnançlı insanlar, laikliği ve Atatürkçülüğü din karşıtı sayar. Eğer bu sahte yüzlüler bu tarz fitnelerini devam ettirirlerse, milletin çoğunluğunu laikliğe ve Atatürk'e karşı kamplarda toplarlar. Dolayısı ile Atatürk'e karşı en büyük ihâneti gerçekleştirmiş olurlar.

PERDEYE ATLAYAN...

Şimdi bu sahte yüzlü marksist ateist ihanet şebekelerine sesleniyorum. Perdenin arkasından çekilin! Millet sizi asıl yüzünüzle tanısın. Hatta şöyle söyleyin:

"Biz ateistiz, bir marksistiz, biz dine düşmanız. Atatürkçülüğümüz ve laikliğimiz aldatmacadır." O zaman göreceksiniz ki kimse laiklik ile uğraşmaz.

Eğer siz perde arkasına saklanmaya devam ederseniz bu kez perde zarar görür.

İşte Hasan Mezarcı olayının özünde yatan gerçek budur.

Hasan Mezarcı inancında çok içten bir hassasiyete sahiptir. Yukarıda arz ettiğim gerçekler karşısında kendinden çok sevdiği inançlarına, yüce Peygamberine, Kâbe'sine, Kur'an'ına karşı hakaret edenlerin, belli perdeler arkasına saklanmalarına dayanamamış ve perdeye atlamıştır.

SLOGANLARIN HALİ...

Evet, sevgili okuyucularım. Her türlü ahlaksızlığı ve hırsızlığı meşru görenler, bütün sosyal çalkantıların asıl müsebbipleridir. Ne yazık ki toplum ahlâkının çöküşünü bir medeniyet zorunluluğu sananlar da laikliğin arkasına saklanmaktadır. Hatta "Sosyalist yalan söylemez, ahlaksızlık yapmaz." sloganı ile ortaya çıkanların hâl-i pürmelâli ortadadır. İşte laikliğe karşı işlenen en feci cinâyetlerden biri de bu çarpık ahlâk kavramının laiklik adına tescil edilmesidir. Böylesine tezatlar içinde bu milletin gerçek sahibi mü'minleri nasıl laikliğe ısındıracaksınız? Bence sahte laiklik savunucuları, önce laikliğe sürdüğünüz bu pislikleri laiklikten ayırın ve hep bir ağızdan: Laiklik dine karşı çıkmak, ahlâksızlıkları savunmak değildir deyin de millet olayları bir kez daha düşünsün! Eğer laiklikte samimi iseniz ve herkesin inanç özgürlüğünü savunuyorsanız, millet sizi yadırgamayacaktır. Çünkü inanç özgürlüğünü yeryüzüne getiren Kur'an'dır.

Yüce kitabımız yeryüzüne inzal olana kadar her millet kendi inancına karşı çıkanı yok ediyordu. Kur'an inanç özgürlüğünü getirdikten sonra insanlar yavaş yavaş özgürce inanma nimetine kavuşmaya başladı. Nitekim Osmanlı, 30 ayrı milleti kilisesi ile ayrı mahkemeleriyle bünyemizde yaşatırken, bazılarının hayranı olduğu Batı, milyonlarca masumu başka türlü inanıyor diye katlettiler.

RUHÎ DİRİLİK...

Evet, sahte yüzlerin fitnesi, hasta ruhundaki hezeyanları terk et. Milletin inancına saldırmaktan, ahlâkını tahrip etmekten vazgeç.

Bu millet inancına karşı çok hassastır. Bu hassasiyet ruhî bir dengesizlik değil, aksine tam bir ruhî diriliktir.

Evet, bu millet, kendine yapılan iyilikleri unutmaz. Eğer bu millet kavgayı seçseydi, bütün yanlış anlatımlara rağmen mevlitlerde Atatürk'e Fatiha okumazdı.

KUR'AN'A AHMAKLARIN KARŞI ÇIKMASI...

Şimdi de beni en çok rencide eden noktaya geliyorum:

İnsanlar birşeyden habersizken, kainatın en yücesine inzal olan Kur'an, insanca yaşamayı öğretsin, özellikle de inanç özgürlüğünü getirsin ve sonradan türeme akıl hastaları inanç özgürlüğü adına Kur'an'a karşı çıksın. İşte buna kahroluyorum.

Ahlâk, ilim, gerçek ekonomi ve sosyal yaşamın bütün güzelliklerini getiren Kur'an'a, ahmakların karşı çıkmasına kahroluyorum.

Tam bir ahlâk çöküntüsü girdabında kıvrananları taklit edebilmek için, her türlü yanlışa kırmızı kart gösteren yüce kitabımıza karşı gelenlere kahroluyorum.

Dünyanın en büyük fizikçileri, matematikçileri Kur'an'a hayranken, uyduruk birkaç marksist kitaptan başka bilgisi olmayanların, Kur'an'a karşı çıkmalarına kahroluyorum.

Ve Allah'tan, çok sevdiğim milletimize doğruyu bildirmesini niyaz ediyorum.

17 Mart 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Laikler Listesi

Türkiye'de laiklik konusunda kimsenin belirgin bir tanım yapamadığı kesin. Ancak birçokları bilerek, bilmeyerek kendini laik sanmaktadır. Dünya literatüründe laiklik diye bir doktrin yoktur. Zaten bir kimsenin kendi başına laik olması da mümkün değildir. Olsa olsa bir kimse, ben laiklikten yanayım diyebilir.

Laikliği savunanların düşünce ve amaç yapısı ise birbirinden farklı, hatta çoğu zaman birbirine ters birçok gruplardan oluşmaktadır. İşte laikler listesinin farklı sınıflarını bilmenin, tanımanın çok önemli yararı olacağı kanısındayım. 50 yıldır Türkiye politikasının ve sosyal çalkantılarının içinde yaşamış biri olarak laiklerin sınıflandırmasını şöyle yaptım:

1- A Sınıfı Laikler: Bunlar 19. yüzyılın ateist rüzgarı altında kalmış kesin inançsızlardır. Çünkü marksist düşüncenin en büyük amacı yeryüzünden bütün mânevî değerleri, elbette en başta dini silmek, yok etmektir.

Bu bakımdan A Sınıfı Laikler'in "Biz dine karşı değiliz!" demeleri mutlak bir aldatmacalıktır. Hemen hemen hepsi yeryüzünden ateizmin, evrimciliğin tamamen silindiğini bilememektedirler. Komünizmin yıkıldığına inanmakta, bir gün vahşi bir ihtilalle dirileceğini sanmaktadırlar. Bu uğurda Türkiye'yi parçalamaktan zerrece çekinmezler.

Bu sınıfta kayıtlı laikler toplum içinde en üst seviyede yaşayıp, fakiri kandırma peşindedirler. Her türlü aldatmacılığı, gayri meşrûluğu mubah sayarlar. Ölülerinin cenazesinde bile, camiden, namazdan nefret ederler. Mü'minlere her türlü iftirayı görev sayarlar. Kendilerinden olanların hırsızlığı, tahsilsizliği hiç önemli değildir. Sanat ve edebiyatta hiç nasipleri olmadıkları halde sahte şöhretler üreterek toplumu etkilemeye çalışırlar.

Bir başka sahtelikleri ise inanmadıkları, sevmedikleri fikirleri geçici olarak savunurlar. Batı'yı gerçekte hiç sevmedikleri halde, Batı yanlısı görünürler. Çünkü marksizmin dinden sonra en büyük düşmanı Amerika dolayısı ile Batı'dır. Atatürk'ü de hiç sevmezler çünkü Türkiye'de marksizmin kurulmasını Atatürk engelledi derler. Terörün ve anarşinin her türlüsüne hayrandırlar. Toplumu parçalamak için tüm ayırıcı cereyanları körüklerler. Aleviliğin "A" sını bilmedikleri halde onlardan yana gözükürler.

TAM ANLAMIYLA CEHÂLET...

A Sınıfı Laikler’in özelliklerinden biri insanı hiç sevmemeleridir. Çünkü onların nazarında insan, gelişmiş bir maymundur. Ateist ve marksist değilse, yaşama hakkı dahi yoktur. Barışı hiç sevmezler. Buna rağmen hep barıştan yana eylem yapar, çeşitli örgütlerle boy gösterirler. Bu sınıfın mensupları kişisel hayatlarında fevkalade korkaktır, fakat çeşitli örgütler içinde acımasız canavar kesilirler.

A Sınıfı Laikler’in en bariz yanları, olayları 180 derece çarpıtmalarıdır. Çernobil'de marksist zihniyetin acımasız ihmali yüzünden radyasyon faciası olmuş, marksistler dünyanın her yerinde Batı aleyhtarı yürüyüşler yapmışlardır. Böylece eski Sovyetlerdeki derme çatma santralleri dünya kamuoyundan kaçırmışlardır.

Bu sınıftakilerin en belirgin yanları, tam anlamı ile cahil oluşlarıdır. Tahsil görmüşleri bile edindiği bilgilerden, görgülerden birşey anlamamıştır. Her fırsatta bu A Sınıfı Laikler'in çirkin eylemlerini siz okuyucularıma anlatmaya devam edeceğim.

LAİKLİĞİN HIZLI SAVUNUCULARI

2- B Sınıfı Laikler: Bunlar Allah'a kendi zanlarındaki çizgiler içinde inanırlar. Dinlere ise toptan karşıdırlar. Kendi cılız akıllarına öylesine hayrandırlar ki, kendi akılları ile Allah'ı tanıyabileceklerini savunurlar. Bunlara "Sıradan bir fizik olayının öğrenilebilmesi için bile kitaba ve öğretmene ihtiyaç varken nasıl olur da öğretmensiz, kitapsız (din) anlaşılabilir?" diye sorduğumuzda cüce akılları ile câhili oldukları dinleri eleştirmeye kalkarlar...

Bu grupta bulunanlar Batı hayranıdır. Onların bizzat kendilerinin beğenmeyip terkettikleri fikirlerini bile kutsal bir ilke gibi savunurlar.

Oldukça kalabalık olan B Sınıfı Laikler toplumundaki tüm köşe dönmecilerin mucididirler. Yüce kitabımızda zikredilen "fasık" ların büyük kısmı bunlardandır. Cemiyeti saptırmak için akıl almaz fikirler üretir. İnsanların zaaflarını kullanarak kendi yanlarına çekerler.

B Sınıfı Laikler'in en büyük özellikleri Batı yaşam biçimini ve ahlakını benimsemeleridir. Bu yüzden alkollü içkiler onların en büyük tutkularıdır. Seks özgürlüğü, kuşaklar arasında çatışma gibi toplumu perişan eden tüm pislikler onların sloganlarıdır.

Laikliğin en hızlı savunucuları bunlardır. Zaten laiklikten anladıkları da inanç ve fikir özgürlüğü değil, rezalet özgürlüğüdür.Dünyanın hiçbir yerinde rezalet, özgür değildir. En azından toplum ve aileler tarafından yargılanır. Fakat B Sınıfı Laikler'e göre rezaleti yargılamaya kimsenin hakkı yoktur. Bu yargı onlarca, özgürlüğe müdahaledir.

Toplum canlı dokuya benzer. Tüm canlı dokular, yanlışı hemen yargılar ve yok eder. Böyle olmasa tüm dokular kanser yığınından ibaret kalırdı.

Nitekim alkolün tüm toplumları ve uygarlığı tehdit eden en büyük tehlike olduğunu tüm Batı bilim adamları ilan ettiği halde bizim B Sınıfı Laikler, ilkokul çağındaki çocukları bile alkollü içkiye teşvik etmekten zevk alırlar. İçki içmeyen bağnaz diyecek kadar çılgındırlar. Ahlakı, aileyi korumak açısından bile savunmaya tahammül edemezler.

Bunların en ilginç yanları kendilerini samimi Atatürk hayranı ilan etmeleridir. Onlara göre Atatürk yalnız laiktir, başka görüşü, ilkesi yoktur. Hatta bu uğurda meşhur altıoku tamamen iptal etmişlerdir. Onların indinde Atatürkçülük yalnız laikliktir. Milliyetçilik de altıoktan biri olduğu, hatta "bozkurt" kavramını Atatürk getirdiği halde bu kavramlara düşmandırlar. Yine bunların "aydın" kavramı altında yatan unsur, halktan kopmak onu küçük görmektir. Böylece de yine altıokun bir başka unsuruna adeta savaş açmışlardır. Elbette inançsız olanın, ciddî bir dayanağı ve savunacak fikri olmaz. Basmakalıp ekonomi formülleri, umutsuz iyileştirme tavsiyeleri de buz üstünde yazı gibi erir gider.

C Sınıfı Laikler: Bu sınıfta bazen geleneksel, bazen de çevresindeki çaresizlikten korkarak dine sempati duyan laikler kayıtlıdır. Dine karşı değildirler, hatta dinden yanadırlar.

Ancak dinin yükümlülüklerinden kaçarlar. İnfaksız, namazsız bir İslâmiyet olsa onun mücahidi bile olmaya razıdırlar.

Bir tarz ibâdet yılgınlığı içindedirler. Bu sınıfta olanlara İslâmiyet gereği gibi tanıtılsa çoğu, İslâm çadırı altına toplanabilir. Zaten laiklerin en kalabalık olan bu grubu her gün biraz daha eriyip İslâm topluluğuna karışmaktadır. Kısa bir süre sonra C sınıfı Laikler tamamen eriyecek ve mevcut laiklerin sayısı yüzde ona düşecektir.

D Sınıfı Laikler: Bu sınıfta toplanan laikler de oldukça büyük bir yekün teşkil eder. İslâma inanmışlardır. Fakat nefislerinin hevay-ı hevesleri onların yaşamlarına hâkimdir. Dini konularda fetvayı kendilerinden alırlar. Haram konusunda hiçbir sakıncaları yoktur. Ramazan dışında ibâdeti de sevmezler. En önemlisi çevrelerine verdikleri anlamsız sükse hevesidir. Bu nedenle de çevrede yadırganmamak, güya beyefendi ya da hanımefendi imajını korumak için laiktirler.

Menfaatleri sarsılır diye görüntülerini hep çoğunluğun istediği biçime göre ayarlarlar. Elbette en önemlisi din konusundaki eksik bilgileridir.

Bilindiği gibi İslâm insanı iki ayrı noktada karakterize edilir: İman ve amel. (Yaşam biçimi) Eğer imanında az da olsa bir varlık gösteriyorsa insanın davranışları ile bunu teyit etmesi lazımdır. İslâmiyetin tarihi boyunca bu iman ve amel tartışılmış durmuştur. Bir insanın müslüman olması için iman, şart-ı evveldir. Ancak inandıktan sonra ömür boyu İslâmın emirlerini yerine getirmek de gereklidir. Amelleri eksik diye insanları dinden çıkarmaya kimsenin yetkisi yoktur.

Çünkü amel, toplumca iyi bir eğitimle kazanılır. İslâm yazarlarının, eğitimcilerinin görevi budur. Hiç kimseyi incitmeden, yıldırmadan İslâma yakışan yaşam biçimine sevketmek İslâm âlimlerinin görevidir.

D Sınıfı Laikler grubunda toplanan insanların vebali, kendilerinden çok, çevrededir. Yine de hayırlı bir işaret her geçen gün, İslâm eğitiminin bu gruptan pek çok insanı kazanmaları gerçeğidir.

İnsanları yargılarken onların nasıl bir çevre baskısında, ne denli karmaşa bir sesli ve görüntülü yayın içinde kıvrandıklarını unutmamak gerekir.

Türk insanı fıtrattan (yaradılışından) İslâm motifi ile gelir. Sehası ile, cesareti ile, merhameti ile Allah'ın sevdiği bir karakter çizgisine yakın olarak yaratılır. Çevre ve menfaatler onu şaşırtıyorsa, ona ışık tutmak gerekir. Yoksa yüzme bilmeyen bir insanın denize düşmesi halinde ona "Ne yapalım deniz kenarında dolaşmasaydın" demek pek vahim bir insafsızlık olur.

Evet sevgili okuyucularım, görüyorsunuz laiklik diye birşey yok ortada. Var sanılan bazılarının, kendi taşından yonttuğu bir puttan ibarettir. İnananlar, elbirliği ile insanımızı "Sâmiri'nin buzağısı" na tapmaktan kurtaralım.

A Sınıfı, B Sınıfı laiklerle hesabımız kıyâmete kadar sürer. Her seferinde mutlaka Allah ve Resûlünden yana olan kazanır.

31 Mart 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Korku

Refah'ın başarısı karşısında birçok çevrelerde yaşanan paniğe bakın! İnançsızın, marksistin Türkiye'den silinmesine, ızdırabına birçok şaşkının bilinçsiz korkusu karışmış, akıl almaz senaryolarla dağın arkasında panik aranıyor.

Seçim sandıkları oyları tüm partililerin gözü önünde görülmemiş bir katılma oranında gerçekleşmiş ve sonuç en şeksiz şekilde tecelli etmiştir. Sonradan SHP'ye bağlı belediyelerin çöplüğünde anlamsız, demet demet oylar bulunmuş! Beş yaşındaki çocuğun güleceği bu mizanseniyle belli çevreler kendi yalanına inanan yalancı rolünde şaibe ismi takmışlar. Gerçekten yazık bu millete!.. Kimler yönetti onları yıllarca...

Panikten doğan tüm bu yanlış yorumlar, bizzat paniğe uğrayanları büsbütün batırır.

İki kademeli seçim yapalım, Refah'a fırsat vermeyelim! Peki Merkez Sağ dediğimiz partiler içindeki muhafazakar oylar Refah'a kayıverirse ne yapacaksınız? Burhan Özfatura olayını iyice düşünün!

Şimdi asıl konuma geliyorum. Refah perdesi altında İslâmiyet’ten bu korku niye?

Yani siz, amaçsız bir gençlik türemesinden, marksistlerin açık açık ülkeyi bölmesinden, dünya kentleri arasında içki ve diskotek sayısı açısından İstanbul'un rekor düzeye gelmesinden korkmuyorsunuz! Belediyelere belli su-i istimallere açık tutmaktan da korkmuyorsunuz da, "Beldetün Tayyibetün" e ilâhî bir tevafuk olarak "Tayyib" in gelmesinden korkuyorsunuz! öyle mi?.. Tayyib Bey ne yapar masasına otururken? Besmele çeker her imza atışında ve Allah korkusu taşır. Bundan mı korkuyorsunuz?

Hayır, sizin korkunuz Türkiye'de ömrü sona eren şeytandan ayrılma sıkıntınızdır. Haliniz neye benziyor biliyor musunuz? Roma'da esarete karşı savaş açan senatörü, bizzat esirlerin taşlamasına! Çünkü o günkü Roma medyası senatörü, putlara karşı geliyor diye tanıtmıştı esirlere.

Bütün tarih puta tapanlarla Allah'tan yana olanların mücadeleleri ile doludur ve her seferinde Allah'tan yana olanlar kazanmıştır. Ancak korku filmlerinde olduğu gibi, ölen canavar her seferinde dirilip yeni bir mücadele başlatmıştır.

Evet sevgili okuyucularım, İstanbul'da onbirlerce başı açık kadın Refah'a oy vermiştir, hem de kocalarına rağmen!.. Bu hikmet İstanbul'un Ramazanda tuttuğu oruçtan gelen bir hidayettir. Uyduruk politikacılar yapmacık sebepler aramasınlar. Türkiye başta İstanbul olmak üzere büyük bir dirilişin içindedir. Gerçek Türk-İslâm halkı, yapma öcülerden korkmuyor. Bu akışı hiçbir sun'î tedbirle durduramazsınız. Aksine sol partiler dışındaki tüm partilerde, hızla bir muhafazakar tırmanış başlayacaktır ve sonra bu ülkede yaşayan inanç düşmanları fark edecekler ki tüm partiler Refah'laşıyor.

Çok içten olarak sesleniyorum, inanç ve İslâm düşmanları çirkin tertiplere tepkiler devam ederse, öyle sağcı partiler türer ki Refah'ı mumla ararsınız.

Siz Türkiye'nin iman gücünün artmasından korkmayın. Aksine bu gücün zaafa uğramasından korkun. Pompei, Sodom ve Gomore'yi felaketlere sürükleyen ahlaksızlıkların, iğrençliklerin bu ülkede devamından korkun!

Siz çocuklarınızı seviyor musunuz? Onların Batı'da % 20'leri aşan örneklerine benzemesinden niçin korkmuyorsunuz?

Çılgın diskotekler kenti olmaya aday olan İstanbul'da, çocuklarınızı bir felaket denizine atmaktan korkun!

Allah lütfetti bu kent kurtuldu ve de bundan en büyük yararı sizin çocuklarınız görecek. Zaten inançlı çevrelerin çocukları bu çirkinliklerin dışında yaşıyor. Siz aptal aptal yaygarayı bırakın da bu seçim sonuçları için 2 rekat şükür namazı kılın!

Siz değil miydiniz, bu ülke kokuşmuş diyen? Siz değil miydiniz rüşvetsiz sokakta yürünmüyor diyen?! Siz değil miydiniz çocuklarımızın hâli ne olacak diyen? Siz değil miydiniz basına güvenimiz kalmadı, hatta yargıya güvenimiz kalmadı diyen? Sizdiniz! Evinden kiracı çıkartmak ya da senedini tahsil etmek için mafyadan haydut kiralamaktan şikâyet eden siz değil miydiniz?

Bütün bu hazin duruma inançlı yönetimle mi geldiniz? 1980 öncesi Türkiye'yi bölüp, o zamanın Rusyâ sına lokma hâline getirenler, İslâm inançları mıydı?! Allah inancının bittiği yerde otomatik olarak başlayan nefretin, terörün vahşetinde evinden çıkamaz olan siz değil miydiniz? Lütfen bir daha düşünün, bu pislik yoldan dönün! Korkmayın, kimse sizin kılık kıyafetinize karışmaz.

Türkiye'de bir türlü nesli tükenmeyen ateist-marksistlerin iğrenç bir iddiaları da, Cezayir modeli öcüleridir. Her konuda olduğu gibi Cezayir'de olanları da kesinlikle bilmedikleri açıktır. Bu forma altında düşündükleri ordu müdahalesi ise büsbütün gülünç bir senaryo hevesine düşmüş olduklarını gösteriyor.

ORDU DÜŞMANI KOMÜNİSTLER

Bu noktada çok önemli birkaç hususu hatırlatmak istiyorum:

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, biz de ordu düşmanı komünistlerdir. Teröristlere arka çıkan sol cephedir. Orduya hakaret eden o cephenin sabıkalı marksistlerden olan kendi adaylarıdır. İnanç cephesinde olan orduya hayrandır. Bir tek mü'min dahi asker kaçağı değildir.

Ayrıca hatırlatmak isterim, her seferinde siyaseti dejenere ederek ordu gelir gelmez sahte pasaportlarla yurtdışına kaçan da kendileridir. Bu ülkede bir tek marksist ateist gösterin ki, orduya karşı sevgi ve saygısı olsun.

ORDUNUN POLİTİKAYA KARIŞMASI!

Hiç temenni etmeyiz ordunun politikaya karışmasını. Farz-ı muhal böyle bir sıkıntılı gün olsa, bu sefer gerçekten marksistlerin mutlak sonu gelir ve neticede iman cephesi büsbütün güçlenir.

Çirkin yüzlerin ortaya koyduğu tabloya bakın, ordudan nefret eder onu halka karşı gelmeye zorlar. Hiçbiri hiçbir şekilde Atatürk'ü sevmez, basit görür. Onu âlem yaparak masum mü'minin karşısına put gibi dikmeye çalışır. Her türlü vurgunun, soygunun bizzat mimarı olduğu halde, ahlâk savunuculuğu yapar. Solcu yalan söylemez der, Türkiye'de imal edilen yalanların tek markası kendileridir.

Tüm bu fesat faaliyetinin ecelinin geldiği, her türlü aldatmacılıklarının çok kısa günler içinde saman alevi gibi söneceği kesindir.

NAZIM HİKMETİ DİRİLTMEK!

Milleti aldatmakta rekor sahibi marksistlerin en ilginç sabıkalarından biri de, tarihi milletin bilmediğini sanmalarıdır. Nazım Hikmet'i diriltip millete yeniden yuttururken, Nazım Hikmet'i tel'in edip cezalandıranın Atatürk olduğunu görmezlikten geldiler. Dolayısı ile Atatürk'ün haksızlık yaptığını utanmadan ortaya attılar. Elbette hiçbir masum laik çıkıp da Nazım Hikmet'i kim suçladı demedi? Çünkü D Sınıfı Laikler kendilerine ne anlatılırsa ona inanırlar.

Şimdi gerçeğe geliyorum. Allah'ın lütfettiği "Duha" sırrı İslâm güneşinin "Leyl-i Secâ" da (Derin Karanlıkta) parlama sırrı bir İslâm mucizesi halinde zuhûr etmiştir. Bu İlâhî ihsan, geri dönmesi imkansız bir hikmettir. Bit akıllı şerler boş yere debelenmektedir. Bu mânevî sır bir Kur'an mucizesidir.

Rusyâ da şer, nasıl 70 yılda yıkılmış ve hiçbir kıpırtı ve çöküntüyü durduramamışsa, İslâm güneşinin tüm dünyada yücelişini de önlemek mümkün değildir.

Bütün gönüller Allah'a daim niyaz halinde olmalı. Şerlere fırsat verecek her türlü heyecandan uzak kalmalıdır. Sevinç coşkusu yalnız Allah'a şükür niyazına dönmelidir. Şeytanın yaktığı yangın ancak bu sihirli niyazla söner.

Evet sevgili okuyucularım, "Duhâ" nın muhteşem tecellisi hepinize, tüm milletimize hayırlı olsun.

7 Nisan 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Sahte Özgürlük

Çağımızda yüce kitabımız Kur'an'ın mucizesi her olayda D ve her an tezahür ediyor. Aptal evrimciler, biz maymundan mı geldik diye kuşkulansın dursun. Cenab-ı Hak Kur'an'da Hz. Musa'nın kavminden bir kısım fasıkları maymuna çevirdiğini bildiriyor. Bu mesaj çağımızda öylesine canlıdır ki, tüm fasıklar taklitçilik yarışındadır. Çünkü âyetin emrettiği şekilde mizaç olarak maymunlaşmışlar, o yüzden taklitçi olmuşlardır.

Taklitçilerin en iğrenç bir iddiası, ahlâksızlığı özgürlüğün bir parçası sayıp savunmaya kalkmalarıdır.

Özgürlüğün temel tanımında değişmez bir yasa vardır: Özgürlük, özgürlüğün yok edilmesi için kullanılamaz.

Cemiyetin temeli ailedir. Bir toplumda aileyi yok ederseniz toplum biter. Hiç kimse özgürlüğü, aileyi ve gelecek kuşakları yok etmek için kullanamaz. Başlangıçta özgür yaşamın bir parçası olarak yutturulan seks özgürlüğü, aileyi temelinden yıkan en tehlikeli dinamittir. Tarih boyunca aileyi ve nesilleri yıkan iğrenç seks furyası defalarca yaşanmış ve her seferinde bu kasırgaya tutulan toplumlar yok olmuş gitmiştir.

14 asır önce insanlar özgürlüğün "Ö" sünü bilmezken, İslâm nuru yeryüzüne özgürlüğü getiren ilk ve tek müessese olmuştur. Batı'nın ünlü sol mütefekkiri Bernard Show bile bu gerçeği açık açık itiraf etmekten zevk duymuştur.

"Hangi güzel düşüncenin kapağını açsam altında Muhammed (s.a.v.) imzası çıkıyor." demekten kendini alamamıştır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi'ndeki özgürlük tanımını 14 asır önce Medine Beyannamesi'nde aynen ifade etmiş. O andan itibaren kişinin özgürlüğünü en kutsal mekana oturtmuştur. Ancak Efendimiz insanlara lütfettiği bu özgürlüğü, getirdiği yüce ahlâk yasaları ile teminat altına almış ve inananları onu korumakla görevlendirmiştir.

İNSANLARIN ŞEREF BORCU...

Aileyi yok etme ile eşdeğer olan seks özgürlüğünü hiç kimse savunamaz. Böyle bir özgürlüğü, kim, hangi marka ve plaka ile getirmeye kalkarsa kalksın inananlar buna müsaade edemez. Çünkü aileyi ve nesilleri korumak, inananlar için şeref borcudur. Herkes kişisel olarak istediği kıyafeti, hatta kişisel olarak istediği hayat tarzını seçebilir. Hiç bir mümin buna karşı çıkmaz, karışmaz. Fakat aile ahlâkını yok edecek seks furyasına ve bunun yaygınlaştırılma çabasına, inananlar suskun kalamaz.

Alkollü içkiler konusu da öyledir. Bir kimse içkiyi seviyorsa, parası da varsa içer. Ona kimse karışmaz, mâni olmaz. Ancak içkinin toplumu ve nesilleri tahrip eden felaket yanını gizleyerek, onu üç kuruş kazanmak için yaygınlaştırma çılgınlığına, elbette inananın tahammülü yoktur.

Bir kimsenin içki içme özgürlüğü vardır, fakat yavrularını aynı çirkin kısır döngünün içine atmaya kimsenin hakkı yoktur. Bu noktada kimse özgür değildir.

Olayın en acı yanı nedir biliyor musunuz? Batı taklitçisi bilim adamı geçinen kimseler, bu gerçekleri bir türlü bilmek, anlamak istememektedir. Kuru bir kinle İslâmla istihza etmekten gayri marifetleri kalmamış, kendilerini aldatıp duruyorlar. Geçen atv'deki oturumu seyredenler bu sözlerimi çok iyi fark ederler. Başta kıymetli yazar Emine Şenlikoğlu olmak üzere beş tane İslâm hanımına nasıl saldırdıklarını gördünüz mü? Birçoklarının dudaklarında, maymun çehrelerine yakışan istihza ile özgürlük adına İslâm özgürlüğünü, nasıl mânevî işkence altına alma gayretlerini seyrettiniz mi?

Kendini bilim eksperi diye tanıtan Toktamış, Refah'ın oylarının gecekondudan geldiğini vurgulayarak küçümsüyor. Bir kere gecekonduda yaşayan insanı küçümsemek, ancak ateistlere özgü bir çarpıklıktır. Kaldı ki ben de Refah'a oy verdim. Eğer beni ve benim gibi münevverleri küçümsüyorsan, ben ilmimin ve aklımın zekatını versem, senin gibi bin tane ilim adamı çıkar.

70 yıldır müslümanlara yapılan mânevî ve sinsî zulmün, gönülleri inciten ıstırabına Emine'nin kahramanca verdiği cevap, herhalde tüm A Sınıfı Laikler'i perişan etmiştir. Eğer bu sınıf laikler, 70 yıllık ilkeleri savunmanın ısrarında bir şeref hissi var sanıyorlarsa, biz 14 asırdır Allah dâvâsını savunmanın ebedî heyecan ve güvenini taşıyoruz. Bu güç, sönmeyen ve sönmesi mümkün olmayan bir alevdir.

İşin en ilginç yanı nedir biliyor musunuz? Biz Efendimiz'in emirlerine, yüce kitabımızın inanç özgürlüğüne ait yasalarına uyarak her türlü düşünce özgürlüğüne saygı duymak zorundayız. Ancak kendi inanç özgürlüğümüze ve kutsal saydığımız ilkelere de herkesin saygılı olmasında da ısrarlıyız. Bu noktada taviz vermeyiz. Bir anlamda biz inancımızın emri gereği, bizim gibi düşünmeyenlere karşı, onların tanımı ile laik bir felsefeye sahibiz. Onlar ise mânevî değerlerin tümüne (ahlâk dâhil) saldırmayı, onları yok etmeyi sapık inançlarının emri saymaktadır. Bu yüzden özgürlüğün temel kaynağı olan İslâma karşı, sahte cehreleri ile özgürlük adına karşı çıkmaktadırlar.

NAMAZLARI KAZA...

Ben bu noktada A ve B sınıfı laiklerin tarihi görevlerini yaptıkları, şeytan adına iyiye ve güzele saldırdıklara kanısındayım. Ancak birkaç hafta önce laiklere ait yaptığım sınıflandırmada C ve D sınıfına dâhil ettiğim, inandığı halde inançsızın safında ısrarla İslâma karşı çıkanları anlamıyorum ve onları bir kez daha düşünmeye, eksik bilgileri varsa gerçeği bulmaya çağırıyorum. Nitekim aynı oturumda bir hanım, telefonla Emine'ye karşı çıkarak "Ben de namaz kılıyorum, başımı da örtmüyorum." diye târizde bulundu. Emine hanım "Başı açık olanlar İslâm değildir." dememişti ki, öyle bir sataşmaya hedef olsun. Ben telefondaki hanıma soruyorum: "Sen bu oturumu baştan sona seyretmedin mi? Her zaman oynanan bir oyun sergilendi. Laiklik adına Emine hanımın şahsında inançsızlar, İslâmiyeti müstehzi eda ile yargılıyorlardı. Senin namaz kılan bir hanım olarak karşı cephede ne işin vardı?

Evet, C sınıfı laikler lütfen kendi mevkiini farketsin. Tasvip etmediği bir konu varsa onu inançsız ve maksatlı İslâm karşıtları ile birlikte bir cephede yargılamasın. Bir İslâm, sorunlarını İslâmla çözmelidir. Yoksa kıldığı namazları bir gün kaza etmek zorunda kalır.

14 Nisan 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Tayyib'in Duası

İnsanların olaylara ve evrene bakış tarzı arasındaki çok bariz fark Sayın Tayyip Erdoğan'ın kuraklık karşısında yağmur duasına başvurma önerisi ile yeniden gündemde.

Tarih boyunca bir olay karşısında Allah'a başvurma konusu, insanları net bir çizgi ile ikiye ayırmıştır.

Evrenler ve olaylar maddesel kurgulardan mı ibârettir? Yoksa bunların ötesinde madde çizgisi ile bilinmeyen bir mânevî gerçek mi vardır?

Batı'da bu görüş farkı Aristo ve Sokrat farkı ile isimlendirilmiştir. Aristo, herşey maddedir der. Sokrat, maddenin ötesinde bir gücü savunur. Şüphesiz ki temelde sorun, Allah'a sıcak bir imanla bağlı olanlarla, Allah konusunda tereddüdü olanların bakış tarzı arasındaki farktan doğmaktadır.

19. asra kadar maddeye bağlı görüşler rağbet görmemiştir.. 19. asırda madde bilimlerindeki gelişmeler, birçoklarında çok derin bir madde bağımlılığı doğurmuştur. Böylece tüm olaylar, fiziğin kaba hatları ile yorumlanmak sürecine girildi.

Ne var ki bu tarz yorumlar, fizik ilmi ilerledikçe değerini kaybediyor, yeni yorumlarla bitmez bir değişkenlik gösteriyordu.

Bunun en iyi örneği yağmur olayıdır. Önceleri bulut, denizlerden buharlaşan su buhar birikimidir dendi. Olay da izahı keşfedilmiş basit bir hâdise olarak güya bilimselleştirildi. Atmosferin 2000 metre seviyesindeki su buharının yer yer (-) 40 dereceyi bulan soğuk karşısında nasıl olup da donup bloklar halinde yere inmediğini kimse sormadı. Yıllar sonra suyun donma noktası üzerinde büyük tartışmalar başladı. Su içindeki su buharı moleküllerinin dönme koşulları tartışıldı durdu. Hâlâ da bir açıklığa kavuşmadı. En son bilgilere göre: Bulut içerisinde toplanan su moleküllerinin fevkalade saf olmaları halinde, tanımlanması çok güç birtakım gerilimlerle -30 dereceye kadar donmadan sıvı hallerini koruyabildikleri yolundadır.

Yağmurun teşekkül tarzı da hâlâ iyice çözümlenmemiş fizikî yasalara bağımlıdır. Su moleküllerinin su zerrecikleri haline gelebilmeleri için birtakım fizik çekirdeklere ihtiyaç vardır ki, bu gün için bu zerrecikler kozmik tozlar olarak tanımlanmaktadır.

Havadaki bulutun yağmur sürecine geçebilmesi için içyüzü iyice bilinmeyen bu kozmik zerreciklere ihtiyaç vardır. Bu amaçla bulutu yağmur sürecine geçirmek, yapılan bütün çalışmalara rağmen henüz mümkün olmamıştır.

1945'ten itibaren özellikle kuraklığı ile meşhur olan Kaliforniya'da bu konuda yapılan deneylerle gümüş iyodu ile bulutların bombalanması halinde yağmurun yağabileceği düşünülmüş ve on yıl bu bombalama uygulanmıştır. Ancak gümüş iyodunun kozmik toz çekirdeği rolü oynamadığı, yalnız bulut içinde elektron geçişlerini hızlandırarak bir tarz şimşekleşme aracı olabileceği anlaşılmış ve terk edilmiştir. Zira bu tarz uygulamaların bulutlarda vaktinden önce elektriklenme sağlayarak yağmur sürecini başlatsa bile azalttığı anlaşılmıştır.

Maddeden yana olanların en büyük yanılgılarından biri, eksik bilgi ile ortaya çıkıp yanlışları savunmak zorunda kalmalarıdır. Yağmur bombası diye tanımlanan gümüş iyodun uygulanması böylece terk edilmiş, faydasız bir uygulama olduğu anlaşılmıştır. Hatta Birleşmiş Milletler bu uygulamayı Afrika için bile uygun görmemiş, reddetmiştir.

DUA...

Böylece Sayın Tayyip Erdoğan'ın kuraklık dolayısı ile yağmur bombası uygulamasını garip karşılamaya, hele bunu ilme karşı göstermeye kimsenin hakkı olmadığı aşikardır. Şimdi çok daha önemli bir noktaya geliyorum: Dua.

Acaba dua olayı, insanın kendi dünyasında var saydığı bir hâyâl midir? Yoksa birçoklarının kanısının tersine çok ciddi bir bilimsel konu mudur? Duanın gücünü bazı olaylarda kabul etmek zorunda kalan maddeciler, kendi!erine has pişkinlikle kaçamak noktalar bulma tesellisini artık terk etsinler.

Amerika'nın ünlü yazar ve matematikçisi yeryüzünün en büyük matematik âlimi olarak bilinen Prof. Dr. Martin Gardner yazdığı "Duanın Fiziği" isimli kitapta çok ilginç bir bilimsel yorum getiriyor.

Yine fiziğin devlerinden Heisenberg'in ünlü belirsizlik teorisini hatırlatan Gardner,

"Heisenberg’in teorisine göre mikrokozmosta özellikle atom çekirdeğindeki olayları önceden tayin ve tespit etmek mümkün değildir." diyor. Çünkü atom çekirdeğinde olaylar on milyarda bir saniyede cereyan eder. Çoğu sonuçlar da birbirinin aynı değildir.

Şimdi diyor Gardner: "Evren âhenkli bir şekilde yürüdüğüne göre bu belirsizliğin bir istikâmeti olmalıdır. Bu da evrenin büyük yaratıcısının tâyin ettiği kaderdir. Ve de dualar bir anlamda belirsizliğin belirli yöne dönmesinde büyük bir güçtür."

Bundan sonrasına mânâ ilimleri ile daha net açıklık getirebiliriz. İnsan, kalbi ile Allah'a niyaz becerisine sahiptir. İnsanın gönlünde biriken gerçek bir niyaz, direkt olarak Allah'ın takdir lütfuna yansır ve bir tarz fiile döner.

Özellikle tarih boyunca yağmur konusunda bu gerçek pek net bir şekilde seyredildi. Ayrıca tüm toplumlarda, başta Amerika olmak üzere pek çok dinlerde de yağmur duası vardır ve herkes bu olaya çok sıcak bakar. Sanıyorum yalnız bizde materyalistlerin dudak bükmesi hatta açık eleştirisi vardır.

MADDECİLERE TAVSİYELER...

Şimdi arz etmeye çalıştığım bilimsel gerçeklerden sonra maddecilere tavsiyelerim olacak.

Birincisi; maddeci olmak ve maddeci kalmak istiyorsanız; madde bilimlerini iyi okuyun ve sırf materyalist gösteri için bilim yönü olmayan gümüş iyodunu savunmaktan vazgeçin.

İkincisi; insanın mânevî değerlerinin evrendeki seçkin yerinin simgesi duayı küçümsemeyin. Elbette sîz dua etmesini bilmediğiniz ya da gönül makinanızdan habersiz olduğunuz için şimdiye kadar dua ile birşey elde edemediniz. Halbuki sizin bu ülkede rahat yaşayabilmeniz bile farkında olmadığınız, farkına varsanız bile küçümsediğiniz insanların duası sayesindedir.

Üçüncüsü ise; yine maddecilik zarfına kendinizi hapsederek telaş ve korkularla yaşadığınız hayatınızın sonunu, duaların geçerli olamayacağı bir noktaya götürmeyin.

En iyisi mi, Sayın Tayyip'in duasına 'âmin' deyin.

28 Nisan 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Sonsuz Mucizelerin Sırrı Kur'ân

Çağımız, Kur'an mûcizelerinin ve hikmetlerinin, apaçık seyredildiği bir devirdir. Özellikle on yıldan bu yana yü­ce kitabımızın fizik, astrofizik, ve biyoloji konularındaki emirleri akıllara durgunluk veren bir sırla tüm ilim dünyasına yansımıştır. Daha önemlisi, yüce kitabımızın eskimezlik sırrıdır. Ünlü düşünür Garudy bu gerçeği;

"Dünyada her fikir, her söz 50–100 sene içinde eskiyip değerini yitirmeye mahkûmdur. Bunun tek istisnası, Kur'an'dır. Eskimediği gibi, aksine her geçen gün daha anlaşılır hâle gelmekte, âdeta gençleşmektedir." sözleri ile ifade edip, müslüman olmuştur.

Bir kimse Kur'an'ın Allah tarafından gönderildiğine tereddütsüz inanırsa, o kimse müslümandır. Kur'an'ın emir ve hükümlerine uymada hataları, eksikleri olsa da, bu imanı koru­yan müslümandır. Ancak müslümanlık inancını paylaştıktan sonra hiç kimse Kur'an âyetlerinin her birinin İlâhî hikmet sırrı taşıdığını görmezlikten gelemez.

Yine hiç kimse zorla veya hatır için Kur'an'a, imana zorlanamaz. Bugün için yeryüzünde yaşayan insanlar yaşam zorluklarını sağlamanın yolunu iki tarzdan birini seçerek yürütüyorlar.

a- Sırtlanlar gibi yaşamayı seçenler. Yalnız kendini düşünerek çıkar kavgalarının tüm çirkinliklerini paylaşanlar.

b- Yeryüzündeki hayatı Allah'a karşı sorumluluk duyarak, mutlak bir sevgi hedefi ile merhamet ve cesâreti birlikte yürütme sanatına sahip olanlar.

İşte Kur'an, bu ikinci yolu seçenlere hedef tayin etmektedir. Sırtlanvârî yaşamayı seçenler, elbette Kur'an'ı anlamak istemeyecek, cüce akılları ile onun hükümlerine karşı çelişkiye düşeceklerdir.

Bu gerçeklerin en bariz örneği faiz sorunudur. Kur'an'ın faizi yasaklayan emri karşısında:

"Bu çağda faizsiz ekonomi olmaz." diyenler kendi açılarından bir gerçeği savunuyorlar. Sırtlan yasalarına uyarsanız elbette faizsiz ekonomi olmaz.

Fakat. Kur'an'ın kendi ekonomisi bir bütündür. O bütün içinde faize yer bulamazsınız!

Kur'an, meşrû kazancı, bitmez bir çalışma ve hizmet anlayışı içinde emretmektedir. Hatta tüm dinlerde bir gün olan hafta tatilini yarım gün olarak sınırlamıştır. Kur'an, emirleri içinde yüzden fazla âyet de zekatı emrederek dolaylı olarak zenginliği hedef göstermiştir. Zinde bir ekonomik yapının en büyük mikrobu olan israfı yasaklamıştır. Ancak kazanmayı ve zenginliği insanın kendisi için değil, topluma hizmet, ol­mayana yardım kanalına yöneltmiştir.

Kur'an'ın yüceliğine bakın ki yaşam kavgasını kavga olmaktan çıkarmış, ibâdet ve sevgi sırrı içinde ahlâk tarzı hâline getirmiştir.

Kur'an'ı anlamamakta ısrar edenler, dünyanın sırtlan tarzı ekonomi ile içine düştüğü çıkmazı, kavgaları görmezlikten gelmektedirler. Kur'an, getirdiği hükümlerle evrenin nazlı varlığı insanı kavgadan çıkarıp sevgi mekanına dâvet ediyor. Aksi takdirde evrenin en şahâne mekanı cennette yaşamaya layık varlık olamazsınız.

Yeryüzünde merhamet ve sevgi ahlâkını kazanamayan insanın cennet mekânında soluk alma şansı yoktur. Bir başka tanımla, arz atmosferinde yaşamak için nasıl bir akciğere ihtiyaç varsa, cennet mekanında yaşayabilmek için kesinlikle merhamet+cesaret+sevgiden kurulu bir mânevî ciğere ihtiyaç vardır ve bu ciğer dünyada kazanılır. İşte birçoklarının anlamak istemediği gerçek budur. Kur'an'ın her emrinde, bu mânevî ciğerin kazanılma sırrı yatar.

Günümüzde Kur'an'ın bu muhteşem güzelliğine yaklaşamayanlar için mesuliyet büsbütün ağırdır. Çünkü Allah, bu çağda yaşayan insanlara mahşer günü şu soruyu soracaktır:

"Benim sevgili Muhammed (s.a.v.)’e gönderdiğim kitapta: Karadeliklerden evrenin genişlemesine, manyetik eylem boyutundan kuasarlara kadar astrofizik yasaları. Nobel kazanan Parite teorisini, petrolün teşekkülünden, anne karnında embriyonun (cenin) geçirdiği en ilginç safhaları, atomun en net tanımından, atom altı parçacıklardaki programlara kadar her türlü ilmî gerçekleri göreceksiniz de, sonra onun sizin ahlâkınız üzerine koyduğu emirleri nasıl tartışmaya kalkarsınız?" Hiç düşünmediniz mi? 14 asır önce gönderilen bir kitapta çağımızın en net bilgileri bulunur da bu kitabın İlahî Kitap olduğu tartışılabilir mi?

Evet, mesele Kur'an'ın hak kitap olduğuna inanıp inanmamakta değil, onun hükümlerinin çok sağlıklı olduğunu bildiği halde gösterdiği ahlâkî hedeflerden kaçma sorunudur.

Ne mutlu milletimize ki, bin yıldır bu yüce kitaba inanmış, elinden geldiğince emirlerini uygulamış ve de tarihi boyunca onu savunmuştur. Çağın ve dünyanın koşulları ne olursa olsun, onu savunmaya devam edecektir. Hele "Duhâ Çağı" dediğimiz Kur'an'ın nurunun ilim dünyasını aydınlattığı günümüzde bu kutsal ibâdeti gönlünün tüm teslimiyeti ile yerine getirecektir.

Yeryüzünün içine girdiği çıkmaz sokakta temel sorun, insanın mânevî değerlere sahip çıkma, ya da görmezlikten gelme sorunudur. Dikkat ederseniz dünyadaki dev kavganın nedeni de budur.

Marksizm, insanlığa karşı öyle ağır bir cinâyet işlemiştir ki, çekip gittiği halde açtığı yaraların ızdırabı bir türlü bitmiyor. Türkiye'yi karıştırmak isteyenler de bu marksist artıklardır. Hemen her gün tüm cahillikleri ile İslâma sataşmaktadırlar. Yüz yıl öncesinin bilimsel değerini tamamen yitirmiş ateist ilkeleri hâlâ Milli Eğitime yerleştirmek istiyorlar. Fikirlerinin tamamen öldüğünü ve cenazesine artık kimsenin gelmeyeceğini neden anlamak istemiyorlar? Dünyanın hiçbir yerinde din karşıtı eğitim kalmamıştır. Böyleleri aptalca ahkam kesecekleri yerde, son yirmi yılda Amerika Milli Eğitim Bakanlığı'nın, inanç konusunda okullarda yaptığı reformlara bir göz atsınlar. Evrim saçmalığının içyüzünü Prof. Dr. Duane Gish'ın biyoloji kitapları ile ilkokullarda milli politika olarak nasıl uyguladıklarını görsünler. Din eğitiminin anayasa gereği zorunlu olduğu ülkemizde yüzsüzce salyangoz satmaktan belki vazgeçerler.

Yahu! Artık ne ilimde evrim kaldı, ne de fikirlerde marksist devrim!

Siz farkında değilmisiniz? Yakında Rusya’da da ilkokullara din eğitimi konacak. En iyisi siz Mars'a gidin...

İnanca karşı, Kur'an'a karşı çılgın bir nefrete düşenler, gerçekte insanlığa karşı bir ihanetin temsilcileridir ve de kesinlikle muhatabım onlar değildir.

Benim ikaz etmek istediklerim hâlâ ateizm yaşıyor, marksizm dirilecek sananlardır. Çünkü bunlar kendilerine çeşitli yaftalar yakıştırarak sağa sola akıl öğretmek, topluma istikamet vermek gayreti içindedirler!

19. asırda ilme bulaşan şer büyüsü söndü! Bu oyunun bir benzeri Hz. Musa (a.s.) devrinde yaşandı. O zamanın ilim temsilcileri, büyücü yaftası ile Hz. Musâ nın karşısına çıktılar ve Hz. Musa'nın asası büyücülerin ejderlerini yutuverdi. Tüm büyücüler (o zamanın bilim temsilcileri) Allah'a teslim oldular.

Aynı oyun 19. yüzyılda oynandı ve ilme bir büyü bulaştı; marksizm ve evrim. Bu kez mânâ sahnesinde Asây-ı Muhammedî (s.a.v.) büyüyü bozdu. 70 yıllık süre sonunda ateizm ve marksizm birlikte yıkıldı ve gerçek bilim adamı Kur'an'ı tanıdı. Farkında bile olmadan ayakta uyuyan Kur'an karşıtları çok yakın zamanda bunu farkedeceklerdir.

Kur'an, Hay (dirilik) sırrına sahiptir. Onun varlığı yalnız insan hayatının değil, tüm evrenlerin dirlik sırrıdır. Ona rağmen ne galaksiler güç bulabilir, ne ışınlar raks edebilir, ne de atomlar! Değil ki, cüce fikirler!..

05 Mayıs 1994 | Onk.Dr.haluk Nurbaki

Marksist ve Ateist Oyunlar

Marksist ve ateistlerden bu milletin çektiği nedir? Yakın tarihimiz içinde ne zaman bir zorluğa düşmüşsek, arkasında mutlaka ya ateist bir çelme, ya da marksist bir tezgah vardır. Sağ-sol kavgası da Alevi-Sünnî gerginliği de, Türk-Kürt ayrımcılığı da tamamen marksist bir tezgahtır. Üstelik bu oyunu milletin gözü önünde apaçık oynuyorlar. Eskiden biraz daha çekingen, perde arkasında oyunu tercih ederlerdi. Şimdi marksist olmayı şeref sayıyorlar ve özgürlüğün tanımını da marksist kundakçılara karşı susmak tarzında mütalaa ediyorlar. Fakat milletin büyük çoğunluğunu karşılarına almamak için de marksist ve komünist olduklarını kelime olarak vurgulamaktan çekiniyorlar. Halbuki milletin kendisine tuzak kuranları iyi tanıması için gerçekleri her an üzerine basa basa vurgulamalıyız. Mesela PKK'dan bahsederken her seferinde Marksist PKK diye belirtmeliyiz. Nerede bir Alevi kışkırtmacılığı varsa, tetkik ederek kundakçı Marksisti, hem Alevi'ye hem Sünni'ye tanıtmalıyız.

Türkiye'deki sağ-sol kavgalarının başlangıç anına bakın, hakiki Marksist Dev-Sol başlatmıştır. Sonra sıra ile her cemiyete bir devciliği ekleyerek Marksist eylemi üretmiştir. Son günlerde en ilginç olaylardan biri Nazım Hikmet konusunda sürüp gitmektedir.

Cumhuriyetin başlangıç yıllarında Nazım Hikmet, Moskova'ya öğrenci olarak gönderilmiş, döndüğünde Türkiye'de bir Marksist çekirdek oluşturma eylemine girişmiştir. Şiir sanatının ardına sığınarak kısa sürede sempati toplamaya başlamıştır. Hatta o yıllarda Atatürk'ün dâvetine, "Ben deniz kızı Eftelya değilim." diyerek gitmemiş, eylemler sürdürmüştür. Bu arada Harp Okulu'na yerleşmeye başlayan Marksist çekirdek, zamanında fark edilerek ordudan uzaklaştırılmış ve sorunlu olarak kabul edilen Nazım Hikmet hakkında Atatürk'ün emri ile kovuşturma başlatılmıştır. Sonuçta da hapse mahkum edilmiştir. Bu arada, Türk marksistlerin aracılığı ile Nazım Hikmet, bir Rus denizaltısı ile Moskova'ya kaçırılmıştır.

NÂZIM HİKMET BAHANESİ...

Nâzım Hikmet, sanatçı enflasyonu olan günümüzde başarılı bir şair sayılabilir. Ancak yakasında Atatürk rozeti taşıyanların, onun haksızlığa uğradığını, utanmadan TV ekranlarında dile getirmeye hakları yoktur. Hele hele kendisi öleceğini bilmesine rağmen, "Beni memleketime götürün." dememesine karşılık, onu getirmek için çaba göstermeleri sadece maskaralıktır. Maksat, Nazım Hikmet bahanesi ile marksizmi Türkiye'de canlı tutmaktır.

Bu gerçekler ortada iken, Türk Ceza Kanunu'ndaki 141-142 ve 163. maddeler tartışılırken, aynı çevreden hep bir ağızdan, "Ruslar yıkılmıştır, zaten 141–142 üzerinde konuşmaya gerek yoktur, siz asıl tehlike olan 163. maddeyi yeniden ihya edin.''diye sırıtmaktadırlar.

Cumhuriyet tarihinin başlangıcında marksizme, Nazım Hikmet'e müsamaha gösterilse idi, çoktan bir kukla olmuştuk. Bu nedenle Marksistler, ceketlerine Atatürk rozeti takarlar, fakat içlerinden Atatürk'e nefret ederler. Tevekkeli değil, Sayın Erbakan, "Atatürk sağ olsaydı, Refahlı olurdu. " demesi!

Cumhuriyet tarihinin başlangıç döneminde Marksizmin sızdığı yegane kapı, "eğitim" kapısıdır. Bugün eğitime din sızıyor diye Millî Eğitim Bakanlığı'nın eliyle tüm Türkiye'yi köy enstitülerinin Marksist cereyanlarına nasıl açtığını unutmuş görünüyorlar.

Aslında Milli Eğitim'in asıl yüz karası, okullarda yürüttüğü ateist eğitimdir. Komünist ülkeler dışında yalnız Türkiye, yıllarca "din eğitimi" vermeyen tek ülke olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmeye lâyıktır.

TARİHE KİM GÖMÜLDÜ?

Cumhuriyetin başlangıç yıllarında ateizmin canlı taraftarları Milli Eğitim'e musallat oldular. Servet-i Fünûn devrinden kalan maarif (Milli Eğitim) müdürleri de Fransız kültürü hayranı olarak bu fikrin bedava hamalları oldular. Devrin ilk maarif bakanlarından Necati, 1929'da Konya’ya gelmişti. Yeni harfleri, dindarlığı ile tanınan bir yörede savunmayı hedeflemişti. O zaman Konya'nın tek gazetesi olan "Babalık" gazetesinin başyazarı olan babamdan işittiğim olayı aynen naklediyorum:

Bay Necati'nin vereceği konferansın ilanları asıldı. Konu aynen şöyleydi:

"Eski harflerle birlikte Kur'an'ı da tarihe gömdük,"

Konferans ertesi gün saat 10.00'da verilecekti. Akşam mükellef bir ziyafet verildi, yemekten sonra Bay Necati, ani bir apandisit krizine yakalandı. Yapılan acil ameliyatla hasta kurtuldu. Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok. Bütün hastane, hatta Konya ayaktaydı...

Ne çare ki haddini aşmış, Kur'an'a dil uzatmıştı. Gece yarısı, olması imkansız bir olay oldu. Hastanın yattığı karyolanın yan demiri kırılmış, Necati yere düşünce de ameliyat yeri patlamıştı. Ertesi gün saat 10.00'da öldü.

Kur'an'ın ölmezliği, gömülmezliği bir kez daha mü'minlere huşû verdi.

Türkiye'ye demokrasi geldikten sonra Milli Eğitim, kısmen ateist Marksist tasalluttan kurtuldu. Gene Milli Eğitim bakanları, 1950'den bu yana Marksist bulaşmalardan Milli Eğitim'i korudu. Ancak, ateist bazı uygulamalar zaman zaman laiklik perdesi arkasında nüksetti.

Bu görüntüler, milletçe ateist ve marksistleri çok iyi tanımamız gerektiğini, hangi siyasi parti içinde olursa olsun, bunları fark edip kamuoyuna tanıtmamızın, sağ basın için bir zorunluluk olduğunu ortaya koyar. Hiç kimsenin ibâdetini İslâmiyet’e bağlılık derecesini eleştirme hakkına sahip değiliz. Ancak kendini muhafazakar milliyetçi bir misyon ilan eden partilerin üst kademelerinde ve bakanlık koltuklarında alnı bir kez secde yüzü görmeyenlerin ne aradığını merak ediyorum.

Sağ partileri birleştirme amacı ile ortaya atılan isimler içinde de böylelerini görünce inanın sağ misyon adına hicab duyuyorum.

12 Mayıs 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Demokratik Hukuk Devleti

Devlet kavramı ve devlet olma tarzı, tarihin ilk yıllarından beri büyük kargaşalar geçirmiştir. Bu yüzden sayıları parmakla gösterilecek kadar az olan adil yöneticiler dışında toplumlar, insanlar, devletten hep zulüm görmüştür. Her konuda olduğu gibi, tarihte ilk kez "Medine Beyannamesi" ilanı ile Fahr-i Kâinat Efendimiz, demokratik hukuk devletini kurmuş ve tarif etmiştir.

Batı, büyük sosyal çalkantılar ve kavgalar neticesinde, önce 18. asrın sonunda hukuk devletini, İkinci Dünya Savaşı sonunda da demokratik hukuk devletini bulabilmiştir. Ne çare ki; marksizm felaketi, bu kavramı hem kendisi için, hem birçok ülkeler için zehir etmiş, toplumların birçoğu bu yüzden rahat nefes alma imkanı bulamamıştır.

Marksizmin temel felsefesinde özgürlük, fertlere ait inkar edilmez bir hak değildir. Toplumun marksist çıkarları açısından fertlere ait her türlü özgürlük yasaklanabilir. Başlangıçta toplum çıkarına faydalı gibi görülen bu ilke, sonuçta bir çılgının rahat rakı içmesi için karşısındaki camii yıktırma hevesine kadar âdileşti.

ÖZGÜRLÜK SKANDALI!...

Türkiye'mizde de demokratik hukuk devleti kuruldu ve halen bu yapı kurumlaştırılmak isteniyor. Bu amaçla, koalisyon ortakları, "demokratikleşme paketi" ni müzakere ediyorlar. Ülkenin şanssızlığına bakın ki, aynı günler içinde bir müslümanın ibâdet tarzından biri olan kurban kesmeyi, ancak derisini devlete haraç vermek şartına bağlıyor. Gerçekten bu, büyük bir özgürlük skandalıdır. Bu skandal, eski yıllarda da vardı. Hatta benim lise talebesi olduğum yıllarda şöyle söylentiler vardı. "Dini bayramlar kaldırılacaktı da sırf kurban derisini toplamak için kaldırılmadı." Fakat o yıllarda demokratik hukuk devleti yoktu. Her türlü icraat meşruluğunu kendi tarzından alıyordu.

Şimdi demokratik hukuk devleti var. Üstelik Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin özgürlük tanımı, özgürlüğü insanların insafına göre tarif etmiyor. Madde madde yazmış, inanç ve ibadet özgürlüğü, kısıtlanması imkansız özgürlüklerin başında geliyor. Üstelik yine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu adında, devletlerin hak çiğnemesini engelleyen kurumlar var.

Ve buna rağmen biz, din ve ibadet özgürlüklerini nasıl engelleyebiliriz diye formüller arıyoruz. Bunun formülleri çok kolay! İlan edersiniz, "Biz demokratik hukuk devleti değiliz, her istediğimiz şeyi yaparız." dersiniz, olur biter. Ve sonra da sonuçlarına katlanırsınız. Yoksa demokratikleşme paketi incelenirken bir dernek başkanının, İçişleri Bakanı'na, marksist parti üyelerinin edası ile akıl öğretmeye kalkması gerçekten hazindir.

DERİ KİME VERİLECEK?

İslâmî kurallara göre kurban derisi satılmaz. Satılırsa parası tasadduk edilir, ancak hayır kurumlarına, hayır derneklerine verilir. Böyle bir tasarruf, yani deriyi hangi kuruma vermesi gerektiğine ise, elbette kurbanı kesen mü'min karar verir. Bu, kişinin vazgeçilmez özgürlüğüdür. Üstelik dinsel tercih özgürlüğüdür ki üzerine hiçbir mazeretle ambargo konamaz. Olayı, Refah’ın seçim masraflarına kadar hayali bir bağlantı ile polemik yapmanın gülünçlüğünü herkes biliyor. Bu derilerin parası ile kolejler, yurtlar yapıldı. Elbette bu müesseselerde marksist eğitim yok, insan gibi eğitim var.

Elli yıldır Türk Hava Kurumu’nun topladığı deriler konusunda Anadolu da bir ilçe yoktur ki mahkemelik olmasın. 50'li yıllarda bir ara, kaymakam vekilliği yapmıştım. Bana bağlı muhtarların % 60'ı kurban derisi yüzünden mahkemelikti. Sorun, yalnız kurban derisi de değildir. Kendisini laiklik savunucusu sayanların, her vesile ile müslümanların inanç ve ibadet tarzlarına müdahale küstahlığına kalkmalarıdır.

MİLLETE AKIL VERMEK!

Laikseniz laik olun, müslümanların yakalarından ellerinizi çekin. Bu çağda marksist kafa ile dine saldıramazsınız. Hele bin yıldır yaşayışından, soluk almasına kadar her zerresi ile İslâm hamurunda yoğrulmuş bu millete akıl öğretmeye, "bit" kadar bilginizle rehberliğe hiç kalkmayın. Bu kafayla giderseniz İslâma saygılı partilerin dışındaki tüm partilerin oyu

% 5'in altına düşer.

Sol partileri desteklediklerini sanan dinozor marksist eskileri, dini eğitime sataştıkça, bu sonuç kaçınılmazdır. Demokratik hukuk devletinin temel ilkesi, devletin halkla bütünleşme eylemidir. Halkı küçük gören, onun inanç ve düşüncelerine saygı göstermeyen zıpırların olduğu ortamda, demokratik hukuk devletinden bahsetmek imkansızdır.

Doğal kaynakları açısından dünyanın en zengin bölgesinde yaşayan İslâm insanını öcü gösterip, sömürüsünü sürdürmek isteyen Batı bile, sonunda anladı ki, İslâmiyet öcü değildir. Demokratik hukuk devletinin ve insan özgürlüğünün bütün unsurları İslâm yapısında mevcuttur.

Bin küsür yıl önce terörizmi yeryüzünde lânetleyen İslâmiyeti, her türlü inanç özgürlüğüne saygıyı yasalaştıran yine İslâmiyet’tir.

Laikler merak etmesinler, bu ülkede insanlar, günün birinde çok büyük bir çoğunlukla partilerde ve devlette tam etkin olsalar da laiklerin haklarını azınlık hakları cümlesinden korurlar!

19 Mayıs 1994 | Onk.Dr.haluk Nurbaki

İnananların Oyu Kutsaldır

Türk-İslâm insanı davranışlarında fevkalade hassas, akıllı ve isabetli olmak zorunda, aksi takdirde dost görünen düşmanların tuzağına düşmeye mahkum olur. Önümüzdeki günlerde İstanbul'da üzerinde çok durulan üç ilçenin seçimi yenilenecek, milliyetçi muhafazakar vatandaşın reyini kapmak için envâî çeşit çarpık mekanizmalar çalıştırılacak. Bunların içinde en tehlikelisi masum görünen hilelerdir. Merkez sağ partilerin saygın adaylar çıkararak bunları kazandırmak için işbirliği yapmaları aslında masum bir siyaset oyunu gibi görünmektedir. Daha açıkçası Fatih ve Beykoz'da REFAH kazanmasın da yine bir sağcı aday kazansın çabası su yüzüne çıkmaya başlamıştır. Aslında ANAP ve DYP'nin adaylarının çarpık insanlar olmayacağını düşünmek tabiidir. Ancak bu tarz bir işbirliğini hoş gören, makul bulan milliyetçi, muhafazakar kardeşlerimize bir soru soracağım. "Ankara'da seçimleri bu iki orta sağ parti adaylarından biri kazansaydı, sanatın yüz karası olan Ankara'daki heykelleri sökecekler miydi?" Bence bu nokta fevkalade önemlidir. Zira basit bir olay gibi görünen heykellerin parktan kaldırılması olayı inanç sahibi bütün gönüllere kutsal bir mutluluk vermiştir. Önce bu fevkalade başarısından dolayı sevgili dostum GÖKÇEK'i tebrik ederim. Bir Türk-İslâm toplumunun etrafında halkalaşan şer cephesinin şirret ve iğrenç direnmelerine bakınız ki gözümüzün içine baka baka hayvanların bile utanç duyacağı bu çirkin modelleri, sanat eseri diye savunmaya kalkıyorlar!..

Aslında heykelciliğin sanatla olan ilgisini ciddi olarak tesbit etmek lazım gelir. Zira heykel, bir yanıyla sanatı temsil eder görünürken bir yandan da beyinleri yıkayan bir siyaset aracıdır. İngilizler Trafalgar'a koydukları heykel vasıtası ile asırlar boyu ezdikleri müstemleke insanının beynini yıkamayı ve güç göstermesiyle onları ezmeyi hedeflemişlerdir. Uygarlığın yüz karası marksist Leninist ilkeler, heykellerin bedeninde putlaşmış, hiçbir sanatı olmayan yanıyla Avrupa'nın masum kentlerinde zulüm ve terör simgesi gibi sırıtmış durmuştur. Rusya'nın yıkılmasından sonra çöplüklere atılan heykellerin sayısını bile bilmek mümkün değildir. Eski Yunan uygarlığının uzantısı gibi görünen zihinlerdeki putlaşmaları temsil eden iğrençlikleri görüntülemektedir. Herhangi bir güzelliği temsil eden heykeller bütün Avrupa'da parmakla gösterilecek kadar azdır. Erotik sanat diye birbirleriyle bağdaşmayan iki kelimeyi bir araya getirerek tanımlanmak istenen Ankara'daki heykeller, ruh hastalarına mastürbasyon yaptıracak kadar iğrenç ve çirkindir. Sanatla da elbette bir ilgisi yoktur. Çünkü sanatın temel dayanağı güzelliktir. Erotizm diye ifade edilen cinselliğe çağrı ise insanı hayvanlaştırma eylemidir. Bu yüzden sanat ve erotizm kelimeleri yan yana gelemez. İnsanın gönlündeki güzellikleri dile getiren şiiri, ağıza alınmayacak küfürlerle cinselleştirmek sanat olabilir mi? Ruh ve gönül güzelleştirmeye yönelik müzik, çivi çakarak ya da testere sesi ile beyni perişan ederse sanat mı olur?

Aslında bu topluma karşı çok ciddi bir saygısızlık olan bu heykellerin parktan kaldırılması sıradan bir işlem sayılırsa da yukarıda saydığım gerçeklere rağmen bu çirkinlikleri savunanların bulunduğu bir toplumda inanç sahibi bir insanın reyini verirken gerçekten bir murakabe yapması gerekmektedir. Ben reyimi verirken sempatik gördüğüm ya da iyi insan olduğuna inandığım kişiyi tercih edersem GOKÇEK'in sihirli yürekliliğini gösterebilecek mi? Eğer bu soruyu sormadan birtakım parti tutkuları ile reyinizi kullanırsanız mânâ açısından büyük vebale girersiniz. Bence herkes reyini kullanırken GÖKÇEK'te seyrettiğimiz hikmetleri mutlaka hatırlamalıdır. Normal koşullar altında bir ilçenin belediye seçimini parti adaylarından herhangi birinin kazanması önemli bir olay olmayabilir. Fakat etrafında, elinde dinamitle dolaşan madrabaz ateist ve marksistlerin bulunduğu bir ortamda bir ilçe seçiminin dahi isabetle sonuçlanması fevkalade önemlidir. Doğrusunu isterseniz ANAP ve DYP yönünde bir önceki seçimde rey kullanan seçmenler birbirlerini destekleyecekleri yerde TAYYİB ve GÖKÇEK'ten yana olduklarını hiç değilse bu seçimde göstermek amacıyla Fatih ve Beykoz'da ağırlıklarını REFAH'tan yana koymalıdırlar. Ve şunu iyi biliniz ki buradaki ilke, bir parti tercihinden öncelikli, marksist ve ateisti sindirme eylemidir. Eğer yanlış parti hesapları ile bu belediyelerde seçimler ilk kazandığı modelin dışına sıçrarsa marksist ve ateist bayram edecektir. Eğer siz onların böyle bir mutluluğunu arzu ediyorsanız parti eğilimlerinize göre rey kullanın. Fakat yıllardır hatta yüzyıllardır milleti yıldırmak, sindirmek, yıpratmak ve envai çeşit metodla Türk-İslâm insanının karşısına çıkmak isteyen bu çirkinlikleri soldurmak, ebter kılmak istiyorsanız lütfen tercihinizi onları matem tutturacak istikamette kullanın.

Görüntü kanalıyla beyinleri yıkayıp kafatasının içindeki o kıymetli dokuyu, bağırsak dokusuna çevirmek isteyen, onların tabiriyle bu erotik heykellerin devamına fırsat vermeyin. Reyinizle onlara öyle bir cevap verin ki müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan vazgeçsinler. Dikkat ediyor musunuz; heykellerin kaldırılmasına karşı çıkanlar sizin inançlarınıza hatta Türklüğünüze hakaret etmekten geri kalmıyorlar. Sizin bu hareketlere rağmen onları mutlu edecek, sevindirecek şekilde reylerinizi heder etmenize Allah razı olmaz.

Türk-İslâm bilincine sahip çıkmak, önce parti ve cemaat kaygılarından kurtularak şerre gerekli siyasi dersi vermekle başlar. Bu memlekette marksist ve ateist cephe Türk-İslâm insanına karşı çıktığı sürece bu milletin tek bir ses gibi toplandığını ve dâvâsına sahip çıktığını görürse susar. Aksi takdirde hergün yeni Bizans hileleri ile ensenizde boza pişirmeye devam eder.

İstanbul gibi bir yerde ve de Ankara'da seçimi alnının akıyla kazanan TAYYİB ve GÖKÇEK'e arkalarında inançlı insanların destek olduğunu ifade etmenin ve onları daha başarılı kılmanın tek yolu, hatta mânevî mesuliyeti bu seçimlerde reyleri onların istikametinde kullanarak mümkündür. Yoksa bu iki serhad mücahidine destek yalnız aferin kelimeleriyle yürümez. Yenilenen seçimlerde insanlar, gücünü, sevgisini her türlü parti ve cemaat taassubundan kurtularak eski adayları kazandıracak hatta reylerini çok daha arttırarak kazandıracak bicimde kullanmalıdır.

Demokrat Partisi'nin kurulduğu günden bu güne kadar milliyetçi ve muhafazakar grup sayısal ağırlığına rağmen daima azınlıkta kalmıştır. Çeşitli parti denemelerinde parti içi çekişmeler, hizipleşmeler hep milliyetçi muhafazakar grubu küçültüp ufaltmak şeklinde cereyan etmiştir. O günden bu Süne dikkat ederseniz her sağcı partinin içerisinde milliyetçi ve muhafazakar gruplar azınlıkta kalmış elli yıldır bu milletin gencine Türk-İslâm sentezi demek bile zûl kabul edilmiştir. Bu barajı mutlaka aşıp dağınıklıktan kurtulmamız ve siyasetteki ağırlığımızı korumamız gerekmektedir. Bu gücü göstermedikçe orta sağ partiler içerisinde de milliyetçi muhafazakar insanlar sesini duyuramaz, büyük grup içinde eriyip gider, bizzat bu partilerin yeni orta sağ partilerini bünyelerinde Türk-İslâm sentezinin etkili olabilmesi için bu seçimlerde her parti seçmeninin REFAH'a oy vermesi gerekmektedir. Zaten gönül arzumuz odur ki bu iki parti de iç çekişmelerden kurtulup milliyetçi muhafazakar hüviyete kavuşabilsin, ne çare ki bugün için bu görüntüyü verememektedirler.

16 Haziran 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Laiklere Ciddi Bir Uyarı

Bu sütunlarda kendini laik düşünce savunucusu sananlara bir tasnif yaparak bu tarz fikir taşıyanları 4 gruba ayırmıştım. İlk iki grupta ateist ve marksistlerin laiklik maskesi altında açık açık inanca ve millî duygulara saldırdıklarını dile getirmiştim. Büyük çoğunluğunun mâsum olduklarını varsaymak istediğimiz C ve D sınıfı laiklere çok açık bir uyarım olacak:

Siz, dine karşı olmadığınızı, yaşam biçiminize müdahale olacak kaygısı ile radikal dini inançlara karşı olduğunuzu öne sürüp; farklı bir düşünce tarzı oluşturmak istiyorsunuz. 0 halde yapacağınız ilk iş, kendi düşüncelerinizi basında TV’de kendiniz savunmak. Milli nefret kazanmış olan ateist ve marksistlere kendinizi savundurmayın. Çünkü bu çirkin ekip her seferinde dine ve millî duygulara sataşıyor. 0 zaman fatura tüm laiklere karşı cepheleşme zorunluluğuna dönüşüyor.

Aslında radikal dindar grupların sizinle ciddî bir kavgası yok. Fakat siz bu marksist ve ateist çirkefleri sözcüleriniz olarak seçtikçe toplumun ana grubundan kopuyorsunuz. Sosyal olayların sonuçları, şekillenmesi de tıpkı fizik ve biyolojik olaylar gibi etki ve tepki dengesiyle yürür. Bu gün sizin şikâyet ettiğiniz, bizim ise gurur duyduğumuz millî şuurun ortaya çıkmasının nedeni yıllarca aydın geçinenlerin milleti ve inançlarını küçük görmesi sonucu ortaya çıkan kutsal bir tepkidir. Yıllarca kendi milletini onun geleneklerini inancını bir sömürge valisi gözüyle gören yönetimlerden millet bıktı. İnananlar millî şuur konusunda çok hassas yapılan en ufak bir eleştiri dahi yaraya dökülen kezzap gibi milletin tüylerini diken diken ayağa kaldırıyor.

Hele biz de müslümanız diye söze başlayıp inanca ve millî şuura sataşanları ne dinlemeye ne görmeye kimsenin tahammülü kalmadı.

Laik düşünceden yana olanların bu gerçekleri çok iyi bilmesi gerekir. Yıllar öncesinde sırf inancı yüzünden binlerce insanın aşağılanması, yüzbinlerce insanın küçük görülmesi henüz hafızalardan çıkmadı.

Aslında laik düşünce tarzının karşısında olan en azılı laik düşmanı marksist ve ateistlerdir. Çünkü onlar için "inanç" yoktur ki, inanç özgürlüğü olsun! Hal böyle iken milletin talihsizliğine bakın ki, bu milletin laikleri kendilerini ateist ve marksistlere savundurmuyorlar! Laikler eğer bu tezadı görmüşlerse ilk fırsatta önlerine düşüp aslında kendi ideolojilerinin savaşını yapan marksist ve ateistleri aralarından kovsunlar. Aksi takdirde millî nefretin denizinde eriyip yok olmaya mahkûm olurlar. Elbette milliyetçi, muhafazakar cepheye düşen çok önemli bir görev bu gerçeği her fırsatta kamuoyuna duyurmaktır.

Dünyanın hiçbir ülkesi yoktur ki, o ülkede yaşayan birkaç zirzop çeşitli bahaneler bularak çoğunluğun inançlarına, duygu ve geleneklerine karşı çıksın.

Yapmacık aydınlar, dünyadan habersiz batı taklitçileri önce bu gerçeği bilmelidir. Toplumların dini duyguları millî gelenekleri batıda ihmal edilemeyen bir dokunulmazlığa sahiptir.

Bir tek aklı başında millet ve toplum gösterebilir misiniz ki kendi tarihi ile toplum yapısı ile alay etsin. Yine bir tek toplum gösterebilir misiniz kendi düşmanlarının iftira ve isnatlarını benimseyerek kendi toplumuna hakaret etsin. Bu alçaklıkları biz yıllarca hem de okur yazar sınıfında gördük. Bir aralık millet okumuştan, kentliden nefret eder hâle gelmişti. Hamd olsun millî şuur teşekkül etti ve okumuşluğun, kentli olmanın patentini bu psikopat takımından aldık. Millet kendi kişiliğini kazanmaya başladı. Evet... Tekrar ediyorum, laikliği masum bir tercih sananlar saflarınızı iyi tayin edin. Marksist ve ateistleri saflarınızdan atın. Aksi halde iyi niyetinizi çocuklarınıza bile anlatamazsınız. Millî nefretin her gün artan manyetik etkisi gerçekten bir mânevî sel gibi tüm şerleri ekmek yediği ülkeyi felâketten felâkete sürüklemekten zevk alan hainleri silip süpürecektir.

Laiklere son olarak çok önemli bir gerçeği hatırlatmak isterim. Marksistler yaşamlarını ve hıyânetlerini sürdürebilmek için "Komünizmin modası geçti artık tehlike olmaktan çıktı." maskesinin ardına saklanıyorlar. Bu korkunç bir hile, çok net bir yalandır! Marksistler korku filmlerindeki canavarlara benzer. Kellesi kopsa parmakları ile öldürmeye devam eder. Ateizm de öyledir. Aslında Allah'a inanmayan bir kimseyle inananların kavgası yoktur. Fakat taze ateist inançlara saldırırsa, elbette onunla mücadele inananların bir ibâdet borcudur. Ve bu borcun tarzı marksist ve ateiste nefrettir. Sanılanın tersine bu nefret laik-antilaik kavgası doğurmaz. Aksine marksist ve ateisti sindirerek hainlerin dört gözle beklediği böyle bir kavganın oluşmasını yok eder. Böyle bir kutuplaşmanın engellenmesi için önemli bir unsur iyi niyetli laiklerin marksist ve ateistlere karşı çıkma bilincidir.

23 Haziran 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İt Tutkusu

Batıdan gelen çirkinlikleri seyretmek bana daha çok derin bir acı verir. Çünkü batıdan gelen rüzgarların çoğu geçtiği yerlerin taaffun korkusunu da peşinde sürükler. İnsanlara gerçek yüceliği veren mânânın kutsal sihri ise, bu kokuşmuş rüzgarların altında kaybolur gider... En acısı da insanların mânevî değerlerini küçültüp insanı kuru bir dal hâline getiren tutkuların bir meziyet gibi gösterilmesidir. Son günlerde büyük kentlerde hızla yayılan "it tutkusu" da bunlardan biridir.

Hayvan sevgisi hatta bu sevgiden gelişerek insan sevgisine götüreceği varsayılan gençler ve çocuklar batı modası çılgınlığı içinde köpek sevgisine alıştırılmaktadır. Hem insanlık sevgisini hem de insanın evrendeki coşkusunu fark etmeyenler için mazur gösterilmek istenen bu "it tutkusu" aslında sevgiden kaçışın bir acayip tarzıdır. İnsanları sevmek çok yüksek bir meziyettir ve de çok zor bir beceridir. Halbuki ilgisini bir "it" e yönelterek sevgiden kaçış çok kolaydır. Ve kendi kendine murakabe sırası geldiğinde "Bende sevgi yok değil ancak insanlar sevgiden anlamıyor, bu hayvan anlıyor." mâzereti herkesin kolayına gelmektedir. Yaradılan herşeyi bitkiyi, hayvanı hatta taşı, toprağı sevmek gerçek insan için Allah'a karşı taşıması lâzım gelen bir mes'uliyet hatta borçtur. Çok ince düşündüğünüz zaman böyle yaygın bir sevgi gerçek insan için farzdır. Ne var ki gönüllerdeki sevginin temel kaynağı Allah ve Resûlü'ne karşı duyulan sevda nisbetinde dayanılmaz bir câzibedir. Bu câzibenin ilk yansıma odağı ise kesinlikle insanlardır. İnsanları sevmeden İlâhî sevgiyi yakalamak imkansızdır. Böyle oldukça bütün zorlukları yenerek insanı sevme becerisi kazanmak her insan için vazgeçilmez bir amaç olmalıdır. Fahr-ı Kâinat Efendimiz (s.a.v.) gibi her zorluğu ve çirkinliği aşarak, insanı sevebilmek sünnetlerin en faziletlisidir. Bunun için Efendimiz'in (s.a.v.) tavsiye ettiği hoşgörü, affetme ve merhamet gibi duyguları gönlümüzde hızlandırarak gerçek kulluğa kavuşmak yerine bunlardan kayıp gönlünü bir köpekle doldurmak insanın gelecekte bile başkalarını sevebilme yeteneklerini bütünüyle yok eder.

İşte mâsum bir moda gibi görünen ve son günlerde hızla yayılan "it" sevdasından bir an önce kurtulmak çok ciddî bir zarurettir.

Yüce dinimizin sınırları tâyin ettiği bekçilik ve hayvancılık gibi konumların dışında "it tutkusundan" vebadan kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Konu ne Paris, Londra gibi büyük şehirlerin caddesini köpek pisliğiyle doldurmanın bir benzerini İstanbul'da görme korkum, ne de hayvanlardan gelecek biyolojik zararlardan kaçmak dâvâsıdır. Asıl sorun gençleri gelecekteki insanlık sevgisinden mahrum edecek "it tutkusundan" kaçınma dâvâsıdır. Ve bence çok önemlidir.

MODAMSI ÇİRKİNLİKLER

Batı'dan gelen modamsı çirkinliklerin her birinde mânâyı öldürüp insanları yozlaştıran bir felaket büyüsü vardır. İsraftan gösterişe, çıkarcılıktan köşe dönmeciliğe kadar her türlü insanlığı kahreden çirkinlikleri seyretmek ve bunlar karşısında susmak gibi çok âdi bir alışkanlığımız vardır. Son yıllarda gençlerimizde gördüğümüz uyanışın yaygınlaşması niyâzıyla gönüllerimiz huzur içinde iken caddelerde her gün artan "it tutkusu"na gerçekten yüreğim parçalanıyor. Kötü alışkanlıklar dediğimiz zaman genellikle bunları en uç noktalarda seyrediyor ve onlardan uzak kalmanın çârelerini arıyoruz. Gittikçe şiddetlenen hastalıklara yakalanmamak için elimizden gelen çabayı göstermek istiyoruz. Fakat bir şeyin farkında değiliz. Kötülükler ve yanlışlar insanlara zirve noktasından intikal etmez. Tabanda oluşarak devleşir. İşte her türlü çirkinliklerin temelinde yatan yanlışı bulmadıkça bu çirkinliklerden korunma imkânına sahip olamayız. Hepimiz biliyoruz ki insanın insanlık meziyetlerine kavuşup bunları ömrü boyunca yürütebilmesi için ilk şart Allah'a sıcak bir imandır. Bu imanı karakterimize kuvvetli bir çizgi halinde nakşetmedikçe yanlışlardan ve şerlerden kurtulma şansımız yoktur. Bu ima­nın kişiliğimizde değişmezliğini koruyabilmemiz için Efendimiz'in tarif ettiği sınırları korumak şarttır. Allah'a inanış hayâlde kaldıkça insan karakterine intikal etmez ve vicdan dediğimiz hârika meyvesini veremez. Bundan mahrum gönüller günün birinde yanlışın kucağına koşmaya mahkûmdur.

İşte biz batı taklitçiliğini bu ana ilkeyi zedelediği için nefretle karşılıyoruz. Yoksa ne Hıristiyan kültürünü benimsemiş bir batılının, ne de teknolojik disiplinin hiçbir zaman karşısında değiliz. Biz batı taklitçiliğini ateist kavramlar içinde insanı hayvansal hayatta varsayan tüm esintilerin karşısındayız.

BATIYI TAKLİT...

Dikkat ederseniz bugünkü toplumda Allah'ın emrettiği im sanlık haysiyetini kaçınılmaz şekilde ayakta tutan pek çok ilkeler yanlış taklitleriyle toplumumuza sokulmak istenmekte" dir. 14 asırdır yıkanmanın, temizliğin sırrını taşıyan toplumumuz 80 yıl evvel yüzünü yıkamasını öğrenen batıdan aldığı görüntüye yeni kavuştuğu bir güzellik sanmaktadır. Hatta bu noktada öyle zâlim varsayım vardır ki, yıkanmayı belki yaşamın bir unsuru, fazileti olarak göstermek şaşkınlığındadır. Bunun yanında batı'nın hiçbir zaman ulaşamadığı abdest almanın faziletlerini öğrenmek bile istememektedir. 14 asırdan beri ağız sağlığına ve diş fırçalanmasına ibadet zevki içinde yaklaşan kendi toplumunu yok sayarak batıyı taklit ettiği için dişlerini temizlediğini sanmaktadır. Sabahları kalkınca aptal birtakım beden hareketlerini yaparak sağlığını ayakta tutmayı batıdan taklit ettiği mucize bir sağlık reçetesi sanmaktadır ve bunun yanında da namazın hârika hakikatlerini aklına getirmek insafını bile düşünmemektedir.

İLÂHÎ CEZAYI MÂSUMLAŞTIRMAK (!)

Bu batı taklitçiliğinde çok acı bir körlükte ilme ve sağlığa ters düşen pek çok davranışı savunmakta ısrar etmektir. Mesela alkolün zararı kaçınılmayacak derecede âşikar olduğu halde sırf batıdan geldiği için bu zararları gündeme getirmemekte, görmezlikten gelmektedir. Cinsi sapıklığa bir İlâhî ceza olan AİDS hastalığını bile mâsumlaştırmak sıradan bir bulaşma olasılığı olduğunu ısrarla savunmaktadır. Müstehcenliğin cinsel yaşamı öldürdüğü bilimsel olarak kanıtlandığı halde hâlâ müstehcenliği batıdan gelen hoş bir lüks olarak görmektedir. Çağımızda bütün bilim adamları gittikçe çıkmaza giren cinsel yaşamın disipline edilerek, yeniden müstehcenliğin kaldırılıp duyguların güçlendirilmesini savundukları halde gerçeği görmezlikten gelmektedirler.

MÂNEVÎ DEĞERLERİ YOK ETMENİN YOLU...

Yani netice odur ki batı taklitçiliğinin en çirkin yanı yanlışlığı göz göre göre savunma ilkesidir. Yalan yere insan eşitliğinden, insan sevgisinden bahseden batı "it sevgisinden" başka bir sevgiyi sinesine yerleştirememiştir. Halbuki batı bir türlü yok edemediği doğru insanın mânevî değerlerini yok etmenin yolunu fark etmeden bulmuş gibidir. Doğudaki insanın sevgi dolu yüreğini "it tutkusuyla" söndürürken beynindeki keskin zekayı çılgın müziği ile yok etmenin yolunu bulmuştur. Bir başka yazımda gürültülü çılgın müziğin insanın zihinsel melekelerini nasıl yok ettiğini dile getireceğim. Şimdi lütfen gönüllerimizi "it tutkusu" sevgisinden kurtaralım. Yoksa gençlerin yüreğinde sevgi yanından bir mezarlık meydana getiririz.

30 Haziran 1994 | Onk.Dr.haluk Nurbaki

Nefslerinizin Oyunundan Kurtulun

Allah’ın özel sevgi ve himâyesine mazhar olmuş milletimiz, gerçekten dünyanın tek ümididir. Öyle olmasına rağmen bu milletin evladına çürümüş, köhnemiş, dünya, amaç ve örnek gösterilmektedir. Aslında dünyada yaşamak, hele mutlu bir toplum kurmak çok zor bir san'attır. Yüzyıllar boyu milletimiz bu san'atı becermiş ve gerçekten en haysiyetli toplum olma sırrını temsil etmiştir. Son bir kaç yüzyıl içinde yanlış senaryolar, bu milletin elinden bu bulunmaz sırrı çalmış ve onu sonu gelmez bir girdaba itmiştir. Ne var ki Allah "Hay" sıfatıyla milletimizi yeniden dirilterek, o haysiyetli vazifeye dâvet etmiştir. Bütün kâinatın en yüce ve seçkin varlığı Fahr-ı Kâinat Efendimiz (s.a.v.)'in bayraktarlığını yapmak şerefi yeniden milletimize rücu etmiştir. Hamdolsun pırıl pırıl bir nesil tüm şerleri hiçe sayarak muhteşem İslâm dâvâsına sahip çıkmıştır. Şimdi gerçeği farkeden şer güçler, son bir çaba ile milleti şaşkın ve yılgınlığa sevketme çirkinliğini oynuyor.

Unutmayın ki her insan nefs yanıyla şerre âlet olabilir. Dünya ve dünyaya ait her türlü zâhiri güçler, nefs için bir puttur. Bir mü'minin vazifesi, nefs putlarını kıra kıra gönlün cesur ve sevgi dolu sırrını yaşamaktadır. Düne kadar açık açık ateist ve marksist pisliklerin temsilcileri, şimdi laiklik makyajı ile size şirin görünmek istemektedir. Onların oyununu bozun!.. Ve şerrin bu ülkede yaşama şansı kalmadığını onlara anlatın..

Şerre karşı nefretinizi, inancından dönmeyen insanların cesareti ile yoğunlaştırın... Kavga etmeyin, fakat sizinle hiçbir gücün kavga mecâli bulamayacağını hissettirin... Unutmayın ki, Allah şerri yaratmış fakat ona kalıcı bir güç vermemiştir. Onun,bütün gücü, enerjisi, sizi yıldırmak ve korkutmak, santralinden geçer. Yılmadığınızı ve gönüllerinizde Sevda-ı Muhammedî'yi ebediyyen yaşatmakta azimli olduğunuzu gösterirseniz, şerrin cereyanı santralden kesilir.

MUKAVVADAN KAPLAN...

Müminin, bir anlık bir dalgınlığı ile nefsin tuzağına düşmesi ve dünya çıkarına sempati ile bakması, gönül cephesinde uyuyan bir nöbetçinin ihâneti gibidir. Yüce dinimize, onun muhteşem sırrına dil uzatmak için size sataşanlara, size hakaret etmeye kalkan haysiyetsizlere karşı öylesine kemikleşmiş bir iradeyi temsil edin ki, mukavvadan kaplan gibi görünen ellerindeki uydurma cesaretleri yok olsun...

Bütün yalanlar şer cephesine karşı nefretle öylesine çelikleşmiş, birleşmiş bir irade temsil etmeli ki, bu iğrenç varlıklar, sizi seyretmekten dahi korkmalılar. Sırf size sataşmak için kaldırım taşlarının yeşil gibi neşe verici bir renge boyanmasına dahi karşı çıkanların soytarılıklarını seyretmek yetmiyor.Allah diyene düşman, ezan sesine düşman öyleleri, ellerine fırsat geçse neler yapmaz ki!.. Biz böyle bir fırsatın, bu milletin içinde hainlerin eline geçmeyeceği inancındayız. Ancak özellikle gençlerimizin çok müteyakkız olması, hainlerle çok dış çizgilerde bile işbirliği yapmaktan kaçınması gerekiyor. Biz bütün milletin, kardeşçe, sevgi coşkusuyla mutlu günler yaşamasını herkesten çok isteyenlerdeniz. Özellikle hangi inançtan olursa olsun, gençlerimizin birini bile yanlışta bırakmamanın hasretini tâ yüreğimizde duyuyoruz. Ancak, kartlaşmış akrepler kuyruklarındaki zehirleri de akıtmalarına izin vermeyerek, gebermeden bu milleti birbirine düşürme hevesini kursaklarında bırakacağız.

ÖZ MÂNÂYA SAHİP ÇIKMA!..

Ne siyasi tercihlerle, ne de özünde olmadığı halde zorla körüklenen Alevi-Sünni farklılaşmalarına yeşil ışık yakmayınız! Gençlerin, bu milletin öz mânâsına sahip çıkma zorunluğu ve günü gelmiş çatmıştır. Bu ateist dinozorların hiçbir sözüne inanmayın! Çünkü bunlar ne Sünnî’dir, ne Alevi... Ne de mevcut siyasi partilerden herhangi birinin yanlısı!..

DOĞRU DÜRÜST BİR MARKSİST BULSAM DA...

Bunlar akrep mizaçlıdır. Tek tutkuları, milleti sokup azap içinde kıvrandırmaktır. Hiçbir san'at olayıyla ilgileri olmadığı halde balonla şişirilmiş hokkabaz görüntüleri gibi san'at camiası arasında dolaşanlar, yazarlıkla, fikirle hiçbir ilgileri olmadığı halde kendilerini yazar ilân etmişlerdir. Kültürleri de yoktur, ilimleri de... Kendilerine bile faydaları dokunmaz! Pisliklere bıraktıkları yumurtalarından yeni kuşak örnekleri çıkınca defolup gideceklerdir. Bazen doğru dürüst bir Marksist ya da ateist bulsam da konuşsam, diye hasret çekiyorum. Bunlarla ne evreni konuşabilirsiniz, ne tarihi, ne toplumu... Ne de insanı tartışabilirsiniz... Zira bilimden zerrece nasipleri yoktur! İlkokula yetecek kadar tarih bilgileri, orta okula yetecek kadar fizik ve biyoloji bilgileri dahi yoktur. Ancak nefisleri, hâyâlinde yaşattıkları bağırsak gazı misali fikre sahiptirler.

Evet.. Nefislerinizin oyununa düşmeyin! Bu şerlerin tahribinden kurtulmanın tek çaresi, onların bizleri nefislerimizden yakalayarak dünya çizgisine çekme arzularına ciddî olarak direnç göstermektir.

Son günlerde inançlı insanları saflarına çekmek için ne denli iğrenç tuzaklar kurduklarını yakından seyrediyoruz. Nefislerinizin tuzağına düşmeyiniz ve bunların sizi oynatmak istedikleri bahçede oynamayınız!

İMAN DÜŞMANLARINI MEMNUN ETMEK!..

Hayattaki davranışlarınızda ve tercihlerinizde elbette farklı görüşlerin ve düşünce tarzlarının yeri vardır. Bir mü'min için bu tercihlerde mümkün olduğu kadar çok sayıda doğruyu tutturmak esastır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu her olayda uzun uzun tartışmak mümkündür. Ancak tartışılması imkansız bir ölçü, şaşmaz pusulamız olmalıdır. Eğer yaptıklarımız, tercihlerimiz, iman düşmanlarını mutlu ediyor, sevindiriyorsa, doğru yaptığımızı savunmak mümkün değildir! Kara ile ak kadar vazıh hikmet, iman sahibinin, şerlerin gösterdiği istikametteki tüm tercihleri reddetme ferasetini göstermesidir. Laiklik maskesi arkasında gizlenip, günlerce aylarca plan yaparak bize yanlışı doğru göstermek isteyen hainlerin oyunu, ancak mü'min ferasetiyle bozulabilir.

ŞERLERİ RAHATSIZ EDEN ŞEY!..

Bugünkü ortamda şerleri en çok rahatsız eden şey, mü'minlerin tercihlerini toplu bir istikamette kullanma ferasetidir. İşte şer hep aynı oyunun peşindedir. Bu gücü zaafa uğratmak, parçalamak, farklı istikametlere yönelterek kendine bir nefes deliği bulmaya çalışmaktadır. Nefislerinizin oyununa gelmeyin. Bu ayak oyununa hiçbir bahane ile yeşil ışık yakmayın. İslâm cemaatleri önce toplu hareket etmesini öğrenmeli...

Eğer sorunları varsa, bunu kendi aralarında halletmenin yolunu keşfetmelidir.

Yoksa kendi aralarındaki ihtilaflara dışarıdaki laik perdelerden destek aramak Rıza-i İlâhî'ye çok ters düşer. Nefislerinizin oyununa gelmeyin! İnsanları yermeyin, gönüllerinizin arasına şeytanın büyüsünü sermeyin!..

7 Temmuz 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Beklenen Vakit

Evet, beklenen vakit geldi! Yıllarca Batı karşısında aşağılamak, yıldırılarak sindirilmek istenen Türk-İslâm insanı dirildi. Kendi özündeki güzellikleri, yüreğindeki gücü bir kez daha keşfetti.

Farkında mısınız, hain büyücünün oyunu bozulunca Allah düşmanları nasıl şaşırıp hırçınlaştı. Açık açık aklın, gerçeğin, hukukun bile karşısına çıkarak adeta Türk- İslâm insanına; "Seni biz ölmüş sanıyorduk, nereden ortaya çıktın?" diyorlar.

Beklenen vaktin gelmesi, şer cepheyi öylesine bozguna uğrattı ki, her gün yeni bir hilenin, tuzağın peşinde koşuyorlar. Her birisi tutmayacak olan planların peşindeler. Ne olduğu belli olmayan uydurma dernekler, kuruluşlar, her akşam kafaları çektikten sonra birlikte hareket formülleri üretiyorlar.

En ilginci ise Türkiye'yi kendinden sonraki kuşaklara sapasağlam bırakmak! Peki, bu memleketi çürütüp, tükettiğinizi hâlâ fark etmediniz mi? Gelecek nesillere ne bırakacaksınız? Diskoteklerde beslediğiniz asker kaçağı delikanlılarınızı mı? Yoksa eski Yunanlıları bile parmak ısırtacak kadar meşrulaştırdığınız hırsızlık ilkelerini mi? Belki de etnik ya da sağ-sol ayrılıları ile birbirine düşman ettiğiniz, parçalanmış insanlarınızı bırakmayı düşünüyorsunuzdur!

Yıllarca millî kültürümüze, an'anemize, hatta kendi milletimizin halkına hakaret ettiniz! Onun kurduğu dev imparatorluğu aşağıladınız... Şimdi dönüp bu milletten sizi kurtarmasını istiyorsunuz... Pes doğrusu!.. Yüzsüzlüğün bu denlisini tarih yazmamıştır. Bu millete geri zekalı, aptal dediniz. Dünya medeniyetine yaptığı katkıyı ağzınıza bile almadınız. Batılı tarihçi ve bilim adamlarının bile hayran kaldığı hasletlerimizi inkar ettiniz. Hatta neredeyse bu memlekette yaşadığınız, Türk kimliği taşıdığınız halde bizi övgü ile tanıtan Batılılara karşı çıktınız.

Osmanlı hanedanının hazineden beş kuruş almadan ülkeyi terk edişleri, Oxford üniversitesinde övülürken, siz onları yerdiniz. Pîrî Reis haritası tarihin bir bilim mucizesi diye Batılı bilim adamları tarafından tanıtıldı. Siz, "Yok canım, o harita Kristof Kolomb'un tayfalarından çalınmıştır."dediniz. Halbuki bu haritanın trigonometrik özellikler taşıdığı,yine Batılı bilim adamları tarafından kabul edildi. Üstelik Kristof Kolomb'un Amerika'yı keşfederken neyi keşfettiğini bilmediği herkesçe bilinirken, siz bilim dünyasına kepaze olmak pahasına böylesine gülünç iddiaları savundunuz? Allah'a ve bu millete bu kadar düşmanlık ve kin tarihte görülmüş değildir... Yazıklar olsun!.. Şimdi de bu millete dönüp, "Bizden yana olun, laikliği kurtaralım." diyorsunuz!

Beyler, beklenen vakit geldi... Soluğunuz kesildi, işiniz bitti, millet artık sizinle beraber değil... Siz en iyisi meyhane köşelerinde birbirinizle dertleşin. Kendi aranızda her zaman söylediğiniz, millete hakaret dolu sözcükleri tekrarlayarak grupça zihin zinası yapın.

Siz ANAP ve DYP'de kalan artıklarınıza güvenerek, hiç birleşme hesabı yapmayın. Zira bu iki parti de zaman içerisinde nifak virüslerinden kurtulup, pırıl pırıl, milliyetçi, muhafazakar hüviyetine kavuşacaklardır. En iyisi, siz solda yürüyüp dağılan oylarınızın peşine düşün. Ne çare ki, onlar da koptuğu yerden çürüdüğü için hiçbir zaman bir araya gelemez.

KADER SAATİNİ BEKLEMEK!..

Beklenen vakit geldi, size yazık olmadı! Hiç çıkış hedefiniz yok! Ordu da, gençliğin tümü de sizi tanıdı, hiç kimse arkanızdan gelmez! Aksine milliyetçi, muhafazakar grup, kendi gibi düşünmeyenleri de bağrına basmaya, kardeşçe yaşamaya hazırdır. İşte sizin aklınızın ermediği olay budur. Siz, mânâya inanmadığınız için, Allah'ın esrarlı kaderine inanmadığınız için, beklenen kader saatinin geleceğini hiç tahmin etmediniz değil mi?

Beklenen vakit, İlâhî bir kader olarak geldi, farkında değilsiniz. Hâlâ kurban derilerinde, yurtlarda keramet arıyorsunuz. Beklenen saat, Allah böyle istediği için geldi. Bu saati bir zamanlar ateizmin devi olan Rusya durdurabildi mi? Dünyanın en güçlü şer kuvveti, kaderin önüne geçebildi mi ki, siz cücenin de cücesi aklınızla Beklenen Vakit’in önüne geçmeye çalışıyorsunuz!..

14 Temmuz 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Bedir Uhud ve Ötesi

Asr-ı Saadet (mutluluk çağı) hem insanların, hem toplumların kaderlerine ışık tutan muhteşem bir levh-i mahfuz aynasıdır. Bir mü'minin bu çağı tüm ayrıntıları ile bilmesi, hatta yaşar gibi hissetmesi gerekir.

Mutluluk çağı, Efendimiz'in (s.a.v.) doğumundan Hz. Ali (k.v.)'nin şehâdetine kadar yaşanan zaman dilimidir. Onun en belirgin şeridi de şüphesiz Bi'seti Muhammedi ile (Kur'an'ın tebliği) başlayıp Efendimiz'in (s.a.v.) cemâl âlemine intikaline kadar geçen 22 yıldır.

Büyük İslâm velileri tarihin seyri üzerindeki pek çok istihraçlarını (önceden belirleme) asr-ı saadetteki incelikleri fark ederek yapmışlardır.

Örneğin İslâmiyetin altın çağına geçiş sırrı taşıyan yaşadığımız yıllar, Fil vak'asına kıyasen önceden haber verilmiştir. Ebrehe'nin şer kuvvetlerinin Ebabiller tarafından bir farz bombalanmasına kıyas edilerek, Efendimiz'in doğum yılına 40 yıl eklenerek İslâm nurunun intişarı, altın çağının başlama yılı olarak önceden tayin edilmiş ve hava bombardımanlarının özellikle atom bombasının atılış yılı olan 1945 yılına 40 yıl eklenerek İslâmiyetin altın çağının 1985'te başlayacağı önceden sezilmiştir.

Nitekim 1985 yılında Gorbaçov, Rusya'da iktidara gelmiş, şerrin ölümü için geri sayım başlamıştır. Aynı yıllarda pek çok ünlü bilim adamı müslüman olmuş ve yüce kitabımızın bilimsel mucizeleri tek tek intişar etmiştir.

Günümüzde her geçen gün İslâm ülkelerinde büyük bir diriliş hızla yayılmaktadır. Asırlar boyu esir İslâm ülkeleri bağımsızlıklarına kavuşmuştur. Daha önemlisi her yeni gençlik kuşağı İslâmı daha özünden anlayarak dâvâya sahip çıkma bilincine kavuşmuştur. Tüm bu gelişmeler asr-ı saadetteki harika kader çizgilerine uyarak cereyan edecektir. Yeryüzündeki büyük İslâm zaferi Mekke'nin fethi sırrı ile tamamlanacaktır.

İşte bu hikmete giden yolda bütün mü'minler, Bedir ve Uhud hikmetlerini hiç unutmamalıdırlar. Bedir savaşı, inançsızlara inen İlâhî bir tokattır ve İslâm zaferler zincirinin kapısını açmıştır.

Uhud Zaferi'nde ise inananlar kan kaybetmişler, fakat yine de yenilmemişlerdir. Aslında bu tehlikeli kan kaybedişin nedeni, Efendimiz'in emirlerine karşı gösterilen büyük bir ihmaldir. Ve de alınan ganimet (madde) zaafı ve aşırı bir zafer sarhoşluğu vardır. Fakat inananların imanındaki güçlü irade bu hatayı kapatarak hezimeti önlemiştir.

UHUD SIRRININ YAŞANMASI..

Çağımızda hem tüm dünyada, hem de ülkemizde, Bedir sırrı aşılmış, ilk zafer kazanılmıştır. Şimdi yine hem ülkemizde, hem tüm dünyada, Uhud sırrı yaşanmaktadır. Moral bozmadan, Fahr-i Kâinat Efendimiz'e mutlak bir bağlılıkla Uhud sırrını aşmak gerekmektedir.

Bosna'da, Filistin'de, Azerbaycan'da ve biz de bu İlâhî sayfayı yaşayıp aşmak zorundayız. Anahtar Fahr-i Kâinat Efendimiz, onun emirlerine sımsıkı bağlanmak, dünya hırsından uzak kalarak gurur yerine Allah'a sığınarak mücadeleye devam etmek hikmetinde gizlidir.

Hem kişisel hayatımızda, hem cemaatlerin hayatında, nem de milletlerin kaderinde iman sırrı hep bu Bedir-Uhud hikmeti ile yaşar. Bunu sezemeyenler, hezimete mahkûm olurlar. Bunu sezenlere ise Mekke'nin Fethi yolu açılır. Gönüllerinde iman zevkini yaşayan kardeşler, bu sözlerimizdeki derin kavramları çok kolay sezeceklerdir.

İslâm düşmanları ise hayatta hiçbir şeyin farkında değillerdir. Aslında devamlı yenilgi halindedirler. Çünkü Bedir çizgisi aşılmıştır. Onlar hâlâ Mekke'deki cahiliye devrinin vahşetini hâyâl ederler. Tıpkı günümüzdeki marksistlerin Rusya'nın direneceğini sanmaları gibi.

İLÂHÎ KADER İMZASI..

Kaderin ve mânânın hikmetlerini bilmeyen ateistlerin, ezan sesine tahammül edemeyişleri, toplumda İslâmın çığ gibi yayılmasından çılgınlık derecesinde olmaları, hep Mekke müşriklerinin Hudeybiye'den sonraki hayallerini temsil etmektedir.

Halbuki İlâhî kader imzasını atmış, İslâmın önündeki tüm engelleri ebterleştirmiştir. Şimdi bütün hikmet, inananların bu hikmetleri sezerek hatalarından kaçınmaları ile tamamlanacaktır. Mü'minler için temel hedef, asr-ı saadetteki yücelerimizin tarzı olmalıdır. Dünya ile ilgili, sırf İslâmiyet’e hizmet hedefi taşımalıdır. Dünyanın tüm yanlışları, çıkışları ve çirkin câzibeleri Türk-İslâm insanını yanıltmamalıdır.

Şüphesiz aynı kural, cemaatler için aynen geçerlidir. Birbirinden güzel hizmetlerle yakın tarihimizde İslâma hizmet yarışında olan cemaatler, bu fedakâr ve sebatkâr çalışmalarını teklemeden yürütmeli, en ufak bir hataya fırsat vermemek zorundadırlar. Özellikle İslâm başarısının en önemli safları olan şu günlerde, Tarik-i Muhammedî (s.a.v.) sırrı içinde birbirini destekleyerek İslâmın bükülmez bileğini dost-düşman herkese göstermelidir.

İslâm düşmanlarının oyununa gelmeden başarısını koru­malıdırlar.

GÖNÜL BAYRAĞINI TAŞIMAK...

Allah, İslâmın altın çağını takdir etmiş ve bizlere bu çağda yaşama fırsatı vermiştir. Ancak unutmayalım ki, toplumun mutlaka liyakat sırrı taşımalıdır. Gönüllerimiz altın çağının bayrağını Türk-İslâm cemaatinin taşımasını arzu etmektedir. Buna ait ışıklar görünmüşken, Allah rızası için şaşırmayalım. Efendimiz'e layık ümmet olmanın haysiyetini taşıyalım. İslâma karşı olanlarda ne kadar yanlış varsa bunlardan vebadan kaçar gibi kaçalım.

Unutmayalım, tepeyi dünya eylemleri ile terk edilerek hezimetten bizi kurtaracak kahraman ashab yoktur. Onlar benzersiz galaksiler gibi mânânın incileriydi. Biz ancak onlara niyaz ve sevgi ile ayakta durabiliriz.

21 Temmuz 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İnsanlığı Çöktürme Operasyonu

İnsan, evrenin gözbebeğidir. Yüce Rabbimiz insanı kendine muhatap olarak yaratmıştır. Allah güzelliğinin tüm evrenleri dolduran ihtişamı insanın sezgilerinde seyredilir.

Toplumlar ne kadar sapmış, çarpıklık(arla bozulsa da her çağda ve çağların her anında mutlaka Allah güzelliklerini sonsuz bir sevda ile seyreden seçkin kullar vardır. Ve de tüm insanlar onların yüzü suyu hürmetine bu dünyada yaşayabilme fırsatı bulmaktadır. Güzelliklere hased dolu düşmanlığı yüzünden kovulan şeytan, insanların peşine düşüp elinden geldiğince Allah'a dönmek isteyen insanları azaltmak ister.

İslâm ve Kur'an da bu sayıyı sonsuzlaştırmak tutkusundadır. Ne yazık ki pek çokları kendini hayvansal yaşamdan kurtarıp Allah'a giden muhteşem caddeye dâvet eden İslâma karşı çıkma yanılgısı içindedir. Ateistin, marksistin insanı hayvan çizgisine indirmesine karşı çıkacağı yerde, onu yücelten, Allah'a götürmek isteyene karşı çıkar!

Şeytanın oyunu, insanı dünyanın çok ilkel heveslerine çekerek onun içinde boğmaktadır ve insan nefsi bu noktada şeytana müthiş bir yardımcıdır.

İşte yüce kitabımız Kur'an'ın en büyük mucizesi nefs+şeytan işbirliğinin planlarını nokta nokta bozmasıdır. İnsanları yüreklerindeki sevgi ve coşku dolu cesarete yönelterek tüm ihtirasları yok eden yüce kitabımız, aynı zamanda mutlu ve güçlü yaşamanın tüm ayrıntılarını da lütfetmektedir.

Çağımızda 19. yüzyılın ateist ve marksist sapaklığından kalan birçok çılgınlıklar hâlâ sürüp gitmektedir. Halbuki ateist ve marksist sapıklıkla bir yere varılması mümkün değildir.

Gökyüzüne bakmayı bile beceremeyen inançsızlar ozon tabakasına bakıp hayran kalacakları yerde onda delik aramak budalalığı içindedirler. Son günlerde gündemde kalan Jüpiter olayına bakın. Bir Allah'ın kulu çıkıp da güneş sistemi içinde hem de bu sistemin tam ortasında dev gibi bir gezegenin hikmeti nedir? Üstelik ne atmosferi var, ne de yaşam koşulları var? Demek ki Allah güneş sistemine meteorların zarar vermemesi için Jüpiter'i yaratıp ona dev bir câzibe gücü vermiş, tüm meteorlara karşı arzı koruyan bir kalkan hikmeti vermiş diyemiyor! Niye, çünkü ateist ve marksist eğitim beyinleri kemirmiş, gerçeği düşünme mecali kalmamış da ondan...

Şimdi dünyanın gündeminde bence en önemli sorun, insanlık böyle bir keşmekeş içinde çöküp gidecek mi, yoksa insanlığına dönüp kurtulacak mı?

Elbette, insanlar kurtulmak, mutlu olmak istiyor. Ne çare ki, onu devamlı çöküntüye götüren sonu gelmez bir şer furyası var. Bundan kurtulmanın çaresi insanın, kendisini yürütüp yok etmeye götürenlere karşı "dur" demesidir. Bu bilince kavuşmanın sırrı ise kendini çöküntüye götüren operasyonları tanımaktan geçer. Bunun için en başta insanın insanlığını temsil eden, hissetme yeteneğini yok eden tüm eylemlere karşı çıkması vazgeçilmez bir hayat refleksi olmalıdır.

Eğer ki yol göstermek, hükmetmek, akıl öğretmek isteyenler size:

1- Gerçek sevgi ve merhameti terk ettirmek istiyorsa, yani dostlukları, insan sevgisini bırakıp çıkar kavgasına katılmanızı istiyorsa lütfen dur deyin!

Çünkü sizi infaktan (yardımdan) alıkoyan, sizi faiz ve haksız kazanca sevk eden tüm eylemler gönlünüzü en kısa za­manda karartıp insanlığın özünden sizi mahrum edecektir.

2- Eğer sizi müzik diye anlamsız gürültülerin peşinden koşmaya sürüklüyorlarsa rağbet etmeyin. Sözleri cızırtısından iğrenç gürültüsü karıncaları bile ürküten çalgı seslerine sakın müzik gözü ile bakmayın.

Çünkü bu tür gürültüler doğum yeri olan batıda bile beyin hücrelerini tahrip ediyor gerekçesi ile terk ediliyor. Tam tamları bile ürküten bu tür müziğe dikkat edin. Gençlerin tüm güzel duygularını kurutup, onları aşktan uzak serserice yaşama zorlamaktadır. Halbuki müzik gerçekte ruhun gıdası değil, duyguların heyecanlarını yücelten zarif bir insanî eylemdir.

İslâm dininin müziğe bakış açısı bu temel hikmete dayanır. Osmanlının asırlar boyu hakiki müzik ustaları ile geliştirdiği dev müzik, böylesine muhteşem bir sırrın temsilcisidir. Türk-İslâm insanının yüreğindeki heyecan ve sevgi böyle zarif bir müzik zarfının içinde yaşamıştır.

3- Eğer sizi zaman israfı yolu ile Allah'tan uzaklaştıran birtakım yanlışlar sunuluyorsa; kumar olsun olmasın spor dışında birtakım oyunların peşine sürüklüyorlarsa gitmeyin. Yüce kitabımız zaman israfını yasaklamış, boş zaman kavramını gündemden silmiştir. İnsan önce rızkını sağlayacak üretime yani çalışmaya, ibâdetinden arta kalan zamanı ilme vermek zorundadır. Zaman israfı mutlak haramdır.

Çalışmak, ilim yapmak da kaçınılmaz farzlar-, yani kesin ilahî emirlerdir.

Evet, tüm insanoğluna sormak lazım, böylesine asil bir yapıya mı karşı çıkıyorsunuz?

4- Size seks özgürlüğü patenti altında fuhuş sunuluyorsa bundan da şiddetle kaçının. Çünkü şehvet gönül duygularını söndüren bir şer alevidir. Normal cinsel hayat ise gönle zarar vermeyen İlâhî bir nimettir. Bu sınırı tayin edenlerin halini bir seyredin. Hiçbirinde sevgiden eser var mı? Türk-İslâm insanı yine asırlar boyu hem cinsel gücü ile hem sevgisi ile tüm insanlığa örnek olmuştur.

5- Size ilim adına yutturmaca düzenbazlıklarla Allah'tan uzaklaştırıcı şeyler söylüyorsa inanmayın. Çünkü gerçek ilim Allah idrakinden dışarıda olamaz. Onlara Kur'an diliyle: "Akıl sahipleri için evrende bin bir hikmet vardır." Ve Efendimiz'in (s.a.v.) emri ile: "Hikmetlerin (Fiziğin ve tüm ilimlerin) başı Allah korkusudur." diyerek karşı çıkın.

Evet, sevgili okuyucularım. Şimdi hangi tuzaklarla Türk toplumunun çöktürülmek istendiğini bir kez daha seyrettiniz. Tüm Batı, düştüğü bu materyalist tuzaktan kurtulup mânâdan, sezgilerden medet umarken onun taklitçileri bizi çıkmaz sokağa götürmek istiyor. Siz gerçek asâletinizi gösterin.

Sizi mânâdan uzaklaştıran tüm tuzaklara, operasyonlara Allah rızası için hayır deyin. Çeşitli sloganlar altında gizlenen bu iğrenç gidişe "dur" diyenlerle birlikte olun.

28 Temmuz 1994 | onk.Dr.Haluk Nurbaki

Çıkmaz Sokakta Bekleyiş

Evet çeşitli maskeler altında saklanıp bu milletin; hatta tüm insanlığın karşısına çıkan ateist marksistler! Siz çıkmaz sokakta bekliyorsunuz. Ve herkesi kendi çarpıklığınıza ortak etmek için güzele ve gerçeğe düşmansınız.

Çünkü siz evrenlerin İlâhî bir sevda sırrı içinde yaratıldığını fark etmediniz, sezemediniz. Halbuki tüm evrenler cazibe (gravidasyon) hikmetiyle vardır. Evrenlerde hiç bir varlık hiç bir olay, maddeye cazibe şeklinde yansıyan sevdayı terk ederek var olamaz! İşte bakın, ne gezegenler güneşlerini terk ederek yaşayabilir, ne de atom çekirdeğinden ötede cismî varlık kalabilir.

Allah evrenlerin temel sırrı olan bu İlâhî aşkı fiziğin özüne nakşettiği halde ateist sapkınlık bunu görmezlikten gelerek aptalca rastlantı varsayımları üretti ve Allah güzelliğini inkar etti. Böylece evrenlerin en seçkin varlığı insanı sevgiden ve mânâdan uzaklaştırmak için nâmütenahi yalan üretti.

Onlara: "Dur, çıkmaz sokaktasın." diyenlere acımasızca saldırdı. Halbuki Allah, sevgiye ters düşen her davranışı, düşünceyi ebter (güdük) damgası ile perişan olmaya mahkûm etmiştir.

İslâmın mânâ ilimleri hilkatin temel sırrını bir hadîs-i kutsîden 14 asır önce öğrenmiş ve Allah'ın yaratış sırrını "Allah kendi güzelliğini seyretmek için âlemleri yaratmıştır." hikmeti ile hayatını birleştirmiş, her olayda bu güzelliği temel almışlardır-. Bu yüzden tüm yaratılmışları, özellikle insanı sevmiştir. Ateiste karşı çıkmamız da bu yüzdendir. Onları çıkmaz sokaktan kurtarmak içindir. Gerek ülkemizde, gerek dünyada yaşanan tüm kavgaların, mutsuzlukların özündeki gerçek budur. Allah'ın çok sevdiği milletimiz asırlar boyu bu muhteşem dâvânın bayraktarı olmuştur. Tüm insanlara, insanlık sevgisini yılmadan öğretmiştir. İster farkında olsun, ister olmasın eğer bugün dünya özgürlüğü insan haklarının ve insanlık sevgisinin peşinde koşuyorsa bunun tek kaynağı Allah'ın benzersiz sevgilisi Fahr-i Kâinat Efendimiz'in (s.a.v.) Medine'de yayınladığı muhteşem beyannâmedir.

Bu beyânnamenin sırrını kendine şiar eden atalarımız bu hikmetli sevgi meş'alesini asırlar boyu Batı'ya taşıdı. Onları âdeta eğitti, onları rönesansa zorladı.

Ne çâre ki 19. yüzyıldaki ateist sapmalar Batı'yı yeniden çıkmaz sokağa itti. Sömürgelerde en vahşi hayvanın çılgınlığından daha iğrenç suçlar işletti. İğrenç evrim düşüncesi ile kendinden başkasını hayvan sayarak medeniyetin hâyâ damarını çatlattılar. Nitekim, marksistliği nedeni ile, kendini hâlâ 19. yüzyılda yaşıyor sanan Sırplar, ağabeylerinin vahşetini sürdürüyorlar. Bizim içimizde sayısal azlıklarına rağmen bu iğrenç senaryolara alkış tutanlar var. Milletimizin özünden gelen Bosna vahşetine isyanı yadırgayanlar var. Yazıklar olsun!..

Fiziğin, astrofiziğin böylesine geliştiği bir çağda hâlâ ilkel bilgileri kendine put yapıp Allah'a ve sevgiye karşı direnmeyi anlamak mümkün değildir. Bunların psiciatri biliminde sığınacakları bir dal da yoktur. Nefis bir halıyı tahrip eden güveler gibi tüm güzellikleri yok etmeye mecbur abes varlıklardır.

Çağımızda yalnız ozon'un varlığı bile manyaklıktan silkinip Allah'a koşmaya yetecek kadar açık bir mucizedir. Elli yıl önce siz büyük laflar eden, yeryüzündeki tüm fizik, astrofizik âlimlerini toplasanız ve deseydiniz ki:

"Arzın üzerine öyle bir perde çekin ki, dünyayı güçlü ultraviyoleden korusun. Ancak zayıf ultraviyolere geçiş izni versin!"

Bu âlimler ilk toplantı ve çalışmalarını yaptıktan sonra hep bir ağızdan size şu cevabı vereceklerdir:

"Bu imkansız, çünkü hiçbir perde, güçlü ışını tutup zayıfı geçiremez!"

İşte siz o zaman tüm bilim adamlarına tutup ozon perdesini göstereceksiniz ve diyeceksiniz ki:

"İşte Allah'ın lutfettiği ozon perdesi güçlü ışını tutuyor zayıf ışınları bırakıyor. Sırf arzda fotosentez olsun ve hayat doğsun diye... Öyleyse secde edin!"

Günümüzde cins kafalı bilim adamları bu secdeyi çoktan yaptı. Yalnız güve mizaçlı ateist şaşkınlar, ozonun muhteşem mucizesini bırakıp onda delik arıyorlar...

İşte güzelliğin, Allah'ın muhteşem eseri İslâmın karşısında da pek çokları, O'nun insanlık sevgisine, hoşgörüsüne ve merhametine hayran kalacakları yerde onda olması mümkün olmayan hatta İslâmiyetin mücadele verdiği konuları İslâm’da varmış gibi göstermek istiyorlar.

"Meskenet (tembellik), bağilik (terörizm), İslâmın yasakladığı eylemlerdir. Kadınlara erkeklerle eşitliği getiren ilk müessese İslâm’dır. İlmi, okuyup yazmayı, İlâhî emir şekline getiren İslâm’dır. Özgürlüğü, insan eşitliğini icat eden İslâm’dır. Ey çıkmaz sokakta ebter kalan marksist ve ateistler, beyninizden gaz çıkarmaktan ne zaman vazgeçeceksiniz!..

Artık çıkmaz sokaktan dönün! Ozon tabakası olmayan bir mekana yansıyıp bütün hücrelerinizde Allah güzelliğine karşı çıkmanın hesabını vermekten korkmuyorsanız ilimden utanın! Bazılarınız kendini aydın sanıyor. Siz İslâmiyeti, câhilliğin gübreleşmiş beyinleri ile uydurdukları herzelerden öğrenip ona dil uzatıyorsunuz. Fakat ilmin değişmez kuralına uyarak Allah sevgilisi Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.v.) yaşam öyküsünden öğrenmek insafını göstermiyorsunuz! Eskiden okuyup yazmış, birşeyler öğrenmiş insanlara münevver (nurlanmış) derlerdi: Sonra Allah bu tanımı size çok gördü ve kendinize aydın ismini koydunuz. Bu kelimeye de çok yazık şu aşamada... Çünkü siz aydınlıktan o kadar uzaksınız ki tüm ışıklar sizden utanıyor. En iyisi "Biz çıkmaz sokakta çirkinliklerle beslenen zavallılarız." deyin. "Biz İslâma düşmanız çünkü o, güzelliklerin ve sevgilerin ülkesidir. Bizim kalbimiz mühürlü, sevgiden ve güzelliklerden nasibimiz olamaz." deyin!..

Yüce Fatiha'mız sizi "mağdûbin" diye tanıtıyor bizlere...

Bize gelince, biz tüm insanlara özellikle de kendi genç­lerimize güzeli ve sevgiyi yılmadan öğretmeye devam edeceğiz. Bunu engellemeniz mümkün değil!.. Kendinizi yormayın ve daha fazla çirkinleşmeyin.

04 Ağustos 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Çocukların Geleceği İle Oynamayın

Ateist marksist çirkinlik para hırsıyla kaynaşınca toplumun geleceğe dönük felâketini hazırlama yarışına girer. Bir zamanlar köylere gönderilen marksist cahil öğretmenler hangi merkezden aldıkları belli olmayan bir emirle ilkokul çocuklarına Allah inancını yok edici özel dersler veriyorlardı. O yılların gazetelerine kadar yansıyan bu tarz iğrenç çabalar arasında öğretmenlerin ders kürsüsünden minicik dimağlara:

"Çocuklar sizi Allah'ın varlığı ile kandırıyorlar. Ben şimdi size böyle bir varlığın olmadığını ispat edeceğim." diyerek cebinden çıkardığı şekeri göstererek, "Benden şeker isteyen varsa gelsin, vereceğim." dediği, sonra da "Hadi bakalım şimdi Allah'tan isteyin, verecek mi? Olsaydı verecekti?" diye ateistliğin en ahmaklığını sunduğunu biliyoruz.

Gerçi İlâhi lütufla bu tarz propagandalar iğrenç bir çizgiden ibaret kalmıştır. Ne var ki bir yandan bu tarz pislikler, bir yandan ilkokul kitaplarına evrim öğretiyoruz diye konulan, mağara önünde vahşi insan portreleri bugünkü komünist teröristlerin ilk tohumu olmak niteliğini kaybetmemiştir. Bilimdeki büyük ve hızlı gelişme, bir yandan evrimi tümüyle yok ederken, bir yandan da ateistlerin tesadüfçülük kavramlarını tamamen ortadan kaldırmıştır. Bu yüzden de insanı maymunlaştırma operasyonları Allah inkarcılığı tamamıyla mevzuattan kaldırılmıştır. Şer cephe sırtlanlar gibi yaşama sevdasını sürdürmek için tüm toplumlara iki tarz zehir sunmaya devam etmektedir.

Bunlardan biri uzay maymunları ve burç oyunları gibi insanın gönlündeki sedayı duymasını engelleyen şeytan oyunlarıdır. Şerrin tasallutu ise insanları hızlı bir biçimde çıkar kavgasına sürüklemek, hırsızlığı meşrulaştırmak, köşe dönmece ve para kazanmanın her türlü şeklinin meşruluğuna insanları inandırmaktır. Çok ilginçtir, şerrin bu uygulamaları yurdumuzun üstünde her an kâbus gibi fırtı­nalar estirmektedir. İşin en çirkin yanı ise bu operasyonların çocuk yaştaki beyinlere zerk edilmesidir.

Sanıyorum ki, hepiniz televizyon programlarında ve reklamlarında çocuklara yönelik bu iğrenç senaryoları fark etmişsinizdir. Çizgi filmlerin mantıksız mantığında putperestliği ihya edercesine tanrılar kavramının getirilmesi, evrende esrarengiz güçlerin varlığına zihinlerin alıştırılması, hep bu şerrin ince ince düşünülerek ortaya konan motifleridir.

Çocukları çıkar kavgasının en çirkin odaklarından biri olan faize alıştırmak ise son günlerin hazin bir manzarasıdır. Toplumdaki fertler yetiştirilirken meşru bir üretim zemini içinde üreticiliğe yöneltilmelidir. Tam aksine, daha küçük yaşta emeksiz, zahmetsiz para kazanma sevdasını çocukların zihnine yerleştirirseniz, bu yavruları, ileride dürüst çalışma ilkelerine nasıl alıştıracaksınız? Bu vesile ile faiz müessesesini, özündeki çirkinliği tanıtmak istiyorum. Âlemlerin temel ilkelerini dile getiren yüce kitabımız neden faizi bu kadar şiddetle yasaklamıştır? Ve âlemlerin Fahr-i Ebedî'si Efendimiz (s.a.v.) veda haccı hutbesinde tüm insanlara bıraktığı ahlakîlik düsturları arasında neden "Faizin her türlüsü ayağımın altındadır." buyurmuştur! Evet, insanlar düşünmek ve anlamak istemiyor.

Kur'an ekonomisi temel ilke olarak hayatın en zor yanını, çıkar kavgasını ahlakîleştirmek esası üzerine kurulmuştur. Dünyada enerji alışverişi hayatın temel çizgisini teşkil etmektedir. Bütün zorluklar birbirinden enerji alırlar. Ve bunun için de dış görünüşüyle hayvansal bir kavga sürür gider.

Allah insani arza göndereceğini bildirdiği zaman melekler, mâsum bir bilgisayar bilgileriyle "Ya Rabbi, demek arzda kan akacak, fitne-kavga çıkacak." demişlerdi. Aslında meleklerin bu niyazı Cenab-ı Hakk'ın hilkatine hâşâ itiraz niteliği taşımıyordu. Çünkü melekler, kendisine öğretilen bir kompitür gibi tekrar ederler. Allah da onlara "Ben sizin bilmediğinizi bilirim." buyurarak arz üzerinde kavgasız yaşanabileceğini bildirmiştir. Yüce kitabımızda geçen bu iki hikmetli cümleye bakarsanız, dünyadaki kavgaların bir çıkar kavgası olduğunu ve aslında hayvan gibi yaşayanların kendi çıkarları adına kavgaları tutuşturduklarını fark edersiniz. Halbuki Allah, hayvandan çok farklı yarattığı insanın yeryüzünde kavga çıkarmadan yaşamını sürdürebileceğini biliyordu. Bu yüzden insana Ahlâk-ı Muhammedîyi lütfederek, kavgasız bir ekonomi öğretmişti. İşte İslâmiyet bugünkü birtakım bilim adamı geçinenlerin fark edemeyeceği bir hikmetle kavgasız ekonomiyi getiren ve yaşatan muhteşem bir müessesedir.

Onun zekat ve infak emirleriyle birlikte faizi yasaklama sırrı, kavgasız ekonominin temel ilkeleridir. Faiz ancak ekonomi savaşını temsil eden çirkinliktir. Çünkü fakiri fakirleştirir, zengini zenginleştirir. Böylece çıkar kavgası büyür. Önüne geçilmez ihtiraslar toplumları perişan eder. Yaşanırken bu ekonomik kavga fark edildiği halde Batı ekonomisinin Uğursuz büyüsü onu görmezlikten gelmemize sebep olur.

Geçirilen ekonomik krizler başka sebeplere ve hayatın vazgeçilmez dalgalanmasına bağlanır. Enflasyon gibi emek ve sermaye arasındaki çatışma gibi olayların tümü temelde faiz felâketinden oluşur. Nitekim yüce kitabımız faiz konusunu Kur'an'ı tamamlayan son âyetlerden birinde şöyle noktalamıştır:

"Faiz alan, Allah ve Resulü ile savaşmış olur." Bu âyetin mânâsını hep beraber yaşıyoruz. Çünkü bütün kavgaların ve savaşların temelinde faize bağlı çıkar ekonomisi yatmaktadır. Allah, âyetteki bu emriyle, bir yandan faize ait koyduğu yasağı şiddetlendirirken, bir yandan da "Elbette ki insan, Allah ve Resulü ile harb edemez. Etse etse kendi kendine harb eder." Evet, şimdi dünyanın içindeki ekonomik krizin ve onun yansımasından doğan kavgaların nedenini bir kez daha gözden geçirelim. Para kazanma ilkeleri daha iyi yaşamak için hızlı bir aktivasyon gücüne sahiptir. Bu güç insanları o kadar şiddetli olarak etkiler ki, başlangıçta yaşamı sürdürmek noktasından kalkan bu tren, kısa bir süre sonra raydan çıkarak felaket uçurumuna doğru yol almaya başlar. Kazandığı para, değil bir ömür için, bir kaç ömrü aşacak nisbette olduğu halde hırsı azalmaz, aksine artar. Bir anlamda kapitalize olur. Bu noktada Hz. Ali (k.v.)'nin söylediği harikalar harikası kıstas aşılmış olur. Çünkü Hz. Ali, "Para çok iyi bir hizmetçi, fakat çok kötü bir efendidir." buyurmuştur.

İşte çıkar kavgasının felâket dönemeci hizmetçi olarak tuttuğu parayı kendisine efendi yapmakla başlar. Kapitalize olmuş bir kimse bu kez kendi için değil, efendisini beslemek için çâreler arar. O efendinin en temel gıdası ise faizdir.

Yüce dinimiz, çıkar kavgasına düşüp kendini felâkete götüren yolda önce para efendisini öldürmeyi, onu tekrar köleliğe mahkûm etmeyi amaçlamıştır. Bunun için de faizi haram kılmıştır. Müslüman insanın çalışma hırsı sömürme için değil, Allah'a gerektiği gibi hizmet etmek içindir. Bu yüzden de inanmayan insanların birbirini sömürüp kemirmek için kullandığı hırs, mü'minde Allah'a ibadet coşkusu içinde kutsallaşır.

Evet, çocukların yakasını bırakın ki onlar gelecekte âdi bir sırtlan olmasın!.. İnsanlara hizmet için ibâdet zevki içinde sonu gelmez bir gayretin sahibi olsunlar. Siz çocuklarınızı sevmiyor musunuz? Birisi sizin yavrunuza tehlikeli bir mikrop aşılasa susar mısınız? Faiz sevki, en tehlikeli bir mânâ mikrobudur! Bunu mâsum yavrularımızın dimağına nasıl aşılarsınız? Yıllar sonra neslinizin merhametsiz, vicdansız bir varlığa dönüşmesini nasıl seyrediyorsunuz?!..

11 Ağustos 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Millet Nedir? Ne Değildir?

Bir millet aynı ekolojik şartlara uyumu, birlikte yaşanan ortak duygu ve düşünce paralelinde buluşabilen topluluktur.

Ne düşüncesi, ne duyguları olmayan, çıkar amacı ile bir araya gelen insan sürüsü değildir.

Bu yüzden bir millet uzun zaman süreçleri içinde geleneksel bir yapı kazanır. Bu yapı ne kadar sağlamsa, bir anlamda tarihsel varlığı ne kadar uzun ve derinse bir millet o kadar güçlüdür.

Yine bu yüzden bir millet tarihinden, kültüründen kopartılarak yaşatılamaz. Marksist felsefenin gerçek bilmez gayretleri hiçbir sonuç vermemiş, yeniden "millet yaratma" ilkeleri hep kepazelikle sonuçlanmıştır. Acaba toparlayabilir miyiz diye Marksistler bu kez ilkel milliyetçilik çadırına dönmek istemişler, dünyanın her yerinde yeni bir kavganın temelini atmışlardır.

Bu milleti yok etmenin en sinsi ve o kadar da sağlam çâresi, onu tarihinden, geleneklerinden koparmaktır. Bu amaçla girişilen âdi gayretlerin ilk şartı da milletini ve tarihini kötüleme kampanyalarıdır.

Bu acı gerçekleri hamdolsun fark eden yeni kuşakların fevkalade önemli olan var olma savaşını kazanabilmek için önce kendi değerlerine ve tarihine sahip çıkması gerekmektedir. Üstelik yine hamdolsun tarihimizde utanılacak bir tek hâtıra, ya da yanlışımız yoktur.

Fransızların büyük devrim dedikleri gelişimleri konusunda çok ilginç bir tespitleri vardır. Onlar ne 16. Lui'yi, ne de giyotinleri çalıştıran devrimcileri eleştirirler, ne de Napolyon'da bir tek yanlış görürler. Her olay tarihin, toplumun o günkü koşulları içindedir. "Onları eleştirmek millî değerlerimizi yok eder" der geçerler.

Hâlimize bir bakın. Bin yıldır tarih sahnesinde uygarlık âbidesi gibi yaşamış milletimizin 700 yıldır elliye yakın ülkeyi hatasız yöneten atalarımıza karşı davranışlarımıza bakın!

Marksist ve ateistlerin modası geçmiş, milleti yıkıp yeni ve baştan sona iğrençlikten ibaret bir kuvveti yerleştirme gayretlerine bakın!

Osmanlı Devleti gibi hârika bir yapıyı bit kadar bilgileri ile eleştirmek isteyenlere Allah ne güzel bir gerçeğin açıklanmasına fırsat verdi.

Osmanlı Devleti 19. yüzyılın başından beri çağımızın dev politikasını fark etmiş, kendini petrol sevdası ile yok etmeyen, Avrupa'ya karşı o yıllar için yeni doğmuş sayılan Amerika ile işbirliğine başlamıştır.

Amerika'ya himaye görecek birinci sınıf devlet statükosu tanımış ve bunu 19. yüzyıl boyunca maharetle yürütmüştür. En önemlisi İngiltere ve Fransa, Amerika'yı o devirde yıkıp dağıtmak için isyancılara yardım ederken Osmanlı Amerika Devleti'ne büyük ölçüde silah ve para yardımı yapmıştır.

Günümüzde, hatta gelecekte de en önemli politik olay Amerika'nın Avrupa'ya rağmen İslâm dünyası ile özellikle Türkiye ile işbirliği yapma zorunluluğudur. Nitekim ilk ışıklar belirmiştir. Fransa, Cezayir'de zoraki laik rejim kurma hevesi içindeyken, Amerika Cezayirli müslümanları desteklemektedir.

Tarihin seyri içinde çoğumuzun bilmediği bir önemli olayı da hatırlatmak isterim. İkinci Cihan Savaşı sırasında rahmetli Elçimiz Münir Ertegün, Roosevelt'in has danışmanı idi ve Normandiya çıkarması sırasındaki, orduya dua mesajı Sn. Münir Ertegün’ün kaleminden çıkmıştır. Nitekim Münir Ertegün'ün cenazesini o günün en büyük savaş gemisi Missüri, İstanbul'a getirmişti. Evet dünya politikasından zerrece haberimiz olmadığı günümüzden 150 yıl önce insafsız hatta marksistlerin edepsizce dil uzattıkları Osmanlı, Amerika'ya iki asır sonraki politikasını haber vermiştir.

Evet sevgili okuyucularım, 1000 yıldır Kur'an’ın bekçiliğini yapan bu milleti, tarihinden koparıp ortada bırakmak isteyen sapıkları huzurunuza getirerek nefretinizi seyretmek istedim. Marksistler ve ateistlerin, çeşitli menfaatlerin ortaya çıkardığı emirle kurulmuş milletlere benzeterek mazisinden koparmak istediği bu millet, deney hayvanı değildir. Ona istediğiniz ilacı zerkederek istediğiniz tepkiyi alamazsınız.

Ateistin bilmediği gerçeği bir kez daha tekrar etmek istiyorum. Bu millet, kültür ile yetişmiş yeni gençliği ile, ordusu ile Allah'ın himâye.sindedir. Onu yok etmek, değil bir kaç marksist ve ateistin, tüm şerlerin bile gücünü aşar.

Aslında bir toplumun millet olması için önce İlâhî takdirin sayfalarının tescil edilmesi gerekir. İşte bu millet böyle bir millettir.

Ateistler ve marksistler! Kur'an tabiri ile "Ebter" olduğunuz için emekleriniz boşa gitmiştir.

Bu millet, mâzi ile ve âtisi ile payidar kılınmıştır. Bizi rahat bırakın, siz tüm dünya yüzünden dışlandınız. Biz ise Rumelihisarı’ndaki (1- Rumelihisarı, tepeden bakılınca Muhammed (s.a.v.) yazısını temsil eder) imzay-ı Muhammedî (s.a.v.) sırrı ile kıyâmete dek varız.

1 Eylül 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Demokratikleşme Soytarılığı

Katledilmiş, perişan edilmiş bir dille konuştuğumuz için yukarıdan aşağıya uydurulup gelen tüm kavramları ve sözleri ciddî sanıyoruz. Demokratikleşme kelimesi hiçbir etimolojik kaideye uymayan acayip düzmece bir sözcüktür. Siz Batı lîsanlarında bu kelimenin karşılığı olması gereken demokralizasyon kelimesini kullansanız daha baştan sizin hiçbir şey bilmediğiniz ortaya çıkar. Belki olsa olsa demokralize kelimesi kullanılabilir, bu da belli bir hedefi ve amacı vurgulamaz. Eğer bu kelimeden kastedilen özgürlükle ilgili birtakım kavramlarsa, yine demokrasi kelimesinin ifade bilançosu içerisinde bunları tespit ve tâyin mümkün değildir. Çünkü yıllarca özgürlüğün mutlak katilleri komünist ülkeler isimlerinin başına hep demokrat kelimesini eklemişlerdir. Hatta bizde dünyadan, lîsandan, kavramlardan hiç haberi olmayan pek çok kimse kendisinin solcu olduğunu ifade etmek için, "Ben demokratım" demiştir, demektedir. Bizdeki demokratikleşme sloganının altında da gizli veya açık bir şekilde her türlü menfî düşüncenin beyan özgürlüğü yatmaktadır. Böyle bir kampanya açılınca da, politikacılar bilerek bilmeyerek, çalınan bu davulun arkasında oynamaktadır. İşin daha kötüsü, bu olaya bir de Batılılaşma, tam Batılı olma hevesi eklenmektedir. Batı kendi bünyesi içinde, marksist düşünceleri boğmuş, soldurmuş, büyük ölçüde yok etmiştir. Bize yapılan demokratikleşme tavsiyesi ise iç bünyemizde buhran yaratmaktan başka bir amacı olmayan sinsi bir suikasttir.

Yoksa Türkiye'deki özgürlüklerin hiç bir tarzı Batıyı i­lgilendirmez. Batı, kendi bünyesi içinde neyin özgürlük, neyin özgürlük olmadığını da ciddî olarak tâyin etmiş ve hatta kanunlarla sınırlamıştır. Batı ülkelerinin çoğunda kutsal sayılan dine ve Hz. İsa'ya hakaret etmek büyük suç unsurudur ve hapisle cezalandırılır. Bazı ülkeler kutsal yaklaşımların sınırını daha geniş tutarak yahudilik âleyhindeki düşünce ve yayınları da yasaklamışlardır. Yakın yıllarda Kanada'da da yahudilik aleyhtarı bir kitap neşrettiği için yazar hapse atılmıştır. Bütün dünyada teröristlere karşı övgü şöyle dursun, müsamaha göstermek dahi ciddî bir suçtur. Şimdi Batı, terörizme taviz veren birtakım yaklaşımları Türkiye'ye fikir özgürlüğü ya da demokratikleşme sloganı altında yerleştirmek istiyor.

Aslında bizde, Türk-İslâm halkının kendi hissiyatı ve düşüncelerini izhar etmesi, duygularını dile getirmesi ciddî olarak ambargodadır. Bunun dışında her türlü sapık fikrin beyanı serbesttir. Ateist ve marksist düşünceler neredeyse zorunlu bir kural gibi zihinlere sokulmak istenir. Bu hususta hiçbir sınır yoktur. Herkes yeni kuşakları saptırmak için bir yandan eğitim içinde, bir yandan da sanat ve müzik diye yutturulan sapıklıklar içerisinde müthiş bir özgürlüğe sahiptir. Bunlara karşı ayıp ediyorsunuz bile demeniz özgürlüklere saldırı sayılır. Sonra dönüp, "Bu çılgınlıklarımız az geldi, memleketi bölmek, orduya hakaret etmek bile özgürce tartışılsın" diye karşımıza çıkanların çirkinliklerini artık seyredin, artık farkedin.

Türkiye'de gerçekten düşünceye konan ambargolar kaldırılmalıdır. Türk-İslâm insanı, gerçekleri bütün açıklığı ile her zaman ifade edebilmeli. Osmanlı İmparatorluğu'nun emsalsiz güzelliğini, ihtişamını okullarda okutabilmeli, nereden gelip nerede durduğunu öğrenmelidir. 50 küsür milleti bir arada saygı ve sevgi bağları ile asırlarca yaşatan atalarının doğudaki kardeşlerini bile idare edemeyecek hâle geldiklerini ibret ve insafla seyretmelidir.

Bu nasıl bir ülkedir ki ataları bu toprak için şehit olmuş, mâsum halka milli mücadeleden kaçanların torunları akıl vermeye kalkıyor, bu nasıl bir ülkedir ki Türk insanına düşman bir sürü kendini bilmez asker kaçağı ya da ordu düşmanı ortada dolaşıyor, suratına tüküren yok.

Yıllarca hâkimiyet milletindir sloganı yalnız afişlerde yaşamış, bu milletin eline bir saat bile hakimiyet geçmemiştir. Elbette ki burada da bir lîsan kargaşası vardır. Çünkü hâkimiyet, yalnız Allah'ındır. Ne fertler, ne de millet hâkimiyeti temsil edemez. Eğer buradaki hâkimiyetten kasıt yönetim tarzını ya da yöneticilerini millet tercih eder anlamına ise, çok kısa bir kaç istisnası dışında ne zaman millet kendi yönetimini tercih etmiştir. Yani bu millet hâkimiyete sahipken, bir araya toplanıp uğrunda yüz binlerce şehit verdiği ezanını beğenmedi de değiştirdi mi? Ya da sakın bizim yönetimimizde etkili olacak mevkilere namaz kılmayan, oruç tutmayan, kumarı ve içkiyi seven insanları mı getirin dedi. Hâkimiyet milletindir diye milletin gönlünü rencide etmeye ne hakkınız var? Allah aşkına, milleti kendi hâline bırakın. Hiç değilse seyrettiği tablolara bakarken, "Allah'tan bir beladır, inşaallah kurtuluruz." demesine izin verin. Milletin karşısına geçip "çağ" edebiyatı yaparak bütün pisliklerinizi sanattır, müziktir, seks özgürlüğüdür diye yutturmaya kalkmayın, çünkü nasıl olsa milletin üstündeki çirkin büyü bozuldu, sizi fark etti, ilk seçimlerde de hesabınızı görecek. Anlamak istemiyorsunuz, son yapılan kamuoyu yoklamalarında üç sol partinin toplam oyu % 16'ya düştü.

Yakın bir gelecekte hu millet sizin demokratikleşme kelimesi ile ifâde etmeye çalıştığınız kendi özgürlüğünü beyan edecek, siz de o zaman tıpkı marksistlerin bile demokrat deyip bütün düşünceleri yasakladığı kaosun içinde bir akrep gibi kendinizi sokacaksınız. Bereket ki Allah, marksist ve ateistin gözlerini bağladı. Yıkılışlarını ve çöküşlerini önceden fark edemediler, yoksa yeni bir sahte kılığa bürünerek otuz yıl daha milletin ensesinde boza pişirirlerdi.

Milletin çilesi dolup görüntünüz tüm medyasında bütün detayları ile teşhir olduktan sonra, yapacak bir şeyiniz kalmadı. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Batı'yı ve Amerika'yı imdadınıza çağırmanız bir mânâ ifade etmiyor. İster fark edin, ister fark etmeyin, sizin Batı taklitçiliği yaptığınız Avrupa ile Amerika, ciddî bir menfaat çelişkisi içindedir ve artık Amerika, Ortadoğu'da yepyeni bir dünyanın kurulmakta olduğunu bildiği için politikasını tamamen değiştirmiş, yeni arayışını tespit etmiş. Batı dediğinîz Avrupa'nın silah satışından başka ekonomik geliri kalmayan hâlini, daha doğrusu "hâl-i pür melâlini", 20. yüzyılın sonunda hep beraber seyredeceğiz. Ateizm. Avrupa'ya incir ağacını dikti. Amerika kendisini hem marksist hem ateist şerlere karşı savunma becerisi göstermiştir.

Milletimizin yeni kuşakları, siz kokuşmuş çirkinliklerden hızla uzaklaşarak Allah'ın büyük bir hikmetle yeşerttiği bütün enerjisini köklerinden alan Türk-İslâm sentezinin çadırı altında toplanın ve inançlarınızı Allah'ın benzersiz sevgilisi, Fahr-i Kâinat Efendimiz'in gönlünde yoğunlaştırın. Üzülmeyin, paniğe kapılmayın, şer büyüsü bozulmuş, muhteşem (milletimiz) uyanmıştır.

8 Eylül 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Solu Diriltme Çabaları

Tıp biliminde ölüme yakın bir noktadaki hastayı hayata döndürme çabalarına "Reanimasyon" denir. Ve başlıbaşına bir bilim dalıdır. Üstelik çok usta ellerin başaracağı bir faaliyet dalıdır. Kaba bir çeviri ile yeniden canlandırma, hayata döndürme işlemi, acemi ya da bilgisiz biri tarafından yapılırsa, hastanın ölmeyeceği de varsa çabucak ölüm getirir.

Son günlerde gerçekten komaya giren sola, büyük bir çaba ile reanimasyon yapılmaktadır. Ne çare ki bu işi beceririm sanarak ortaya çıkanlar, gerçekten tam mânâsı ile yeteneksiz ve bilgisizdir. Hamdolsun sol böyle sosyal hekimlerin eline düşmüştür. Yoksa hasta hali ile daha çok yaşar ve yanlış miraslar bırakarak milletimizi yormaya devam ederdi.Tıbbın her dalında olduğu gibi, "reanimasyon"da da tedavinin temel ilkesi, hastayı komaya sokan temel nedenlerin tespitidir. Solu diriltmeye çalışanlara yol göstermek için değil de, hastanın kurtulmasına imkan olmadığını anlatmak için hastaya koyduğumuz teşhisi dile getirmek istiyoruz.

Bütün dünyada Rusya'nın yıkılmasından sonra sol eylemler ve savunucuları büyük yara almışlardır. Gerek Rusya'nın yıkılmasında gerekse tüm dünyada solun hastalanmasında temel neden, ateist kavramlardan doğmuştur. Marksizm, tüm mânevî değerlere sırt çevirince, yetiştirdiği insanların, bir gün çıkar kavgasında hırsa kapılıp tüm dengeleri yıkarak kendisine de karşı çıkacağını hesap edemedi. Nitekim Rus insanı, daha iyi yaşamak için âniden kapitalist düzenin bahçesine atlayıverdi.

İşte soldaki hastalığın temel nedeni budur. Mânevî değerlere sırt çeviren toplumların insanını, çıkar kavgasına düşmekten, parçalanıp hizipleşmekten kurtaramazsınız. Yetmişli yıllarda Paris'te, halkın '% 83'ü sol partilere rey vermişti. Fakat belediye seçimlerini % 17 oy alarak sağcılar kazandı. Çünkü 10 tane sol aday kıyasıya mücadele etmişti. Dünyanın her yerinde solun etiketi hep aynıdır. Ya parçalanacak birbirlerine düşecek, ya da sol ilkelere taban tabana zıt, kapitalist ilkeleri benimseyecektir. Bu tezatların özünde marksizmin temel yanılgısı yatmaktadır. İnsanları mânevî değerleri inkar ederek yalanlarla uzun süre aldatamazsınız. Rusya'nın yıkılışının başlangıcını hatırlarsanız, güya işçi iktidarı diye yutturulan sisteme bir sabunu çok gören komünist yöneticilere, işçilerin başkaldırısı ile başlamıştır. Mânevî değerlerden yoksun însan topluluklarını, zenginleri ortadan kaldıracağız yalanı ile kaç sene oyalayabilirsiniz? Yakın güçlerinize bakın, sol partilerin suistimal söylentilerinin, bizzat bu parti bünyesi içindeki köşe dönücülerin arkası kesiliyor mu?

Solun "reanimasyon"u için, önce aptal Marks’ın "Din, toplumları uyuşturuyor." gaf!etini terk etmesi, mânevî değerlere sataşmayı terketmesi gerekir. Çünkü Marks'ın bu gafleti, en ileri ülke olan Amerika'nın en dindar toplum oluş gerçeği ile ortaya çıktı. Marks zamanında tek binek at! ateizmdi. Şimdi bu at öldü. Artık ölü ateizm bineğine binerek bir yerlere varmanın imkansızlığı ortaya çıktı. Aslında toplumda sosyal adaletin kurulabilmesine din engel olmadığı gibi aksine tek teminattır. Hele İslâmiyet, toplumun her kesiminde sosyal adaletin savunucusudur.Bunu yaparken, insanların çalışma ve kazanma zevklerini yok etmeden, barış içinde insanları birbirine sevdirerek, sosyal adalet dengesini kurar.

Evet, solun başında onu diriltme çabasında olanlar. Siz PKK'ya göz kırparak, bayrak yakanları kutsallaştırarak, gerçek alevî olmadığı halde çıkar yarışında bölücülüğe yeşil ışık yakan marksist ateist şaşkınlarla ölüyü nasıl dirilteceksiniz? Deccal bile bunu başaramaz!

22 Eylül 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Büyük Görev

İçinde bulunduğumuz karmaşık koşulların bir an evvel aşılması ve Türk-İslâm insanının huzura kavuşması için Allah her zaman olduğu gibi yine büyük bir fırsat halk etmiştir.

Ateist ve marksistlerin milleti bölünmeye, mutsuzluğa, kargaşaya ittikleri bir ortamda, münafıkların milleti soymaya çalıştıkları ve bunun apaçık gün yüzüne çıktığı bir günde, İlâhî takdir yeniden bir seçim sayfası açıyor. Milletçe bütün kişisel tutkularımızı, politik arzularımızı bir yana bırakarak, "Islâma hizmet etmeyenlerle birlikte değiliz." mesajını verme imkanı doğuyor.

NE ZAMAN Kİ REFAH GÜÇLENSE!

Merkez sağ partilerin bünyesi hepimizin bildiği gibi iki farklı grubun arenasını temsil etmektedir. Muhafazakârlarla laiklik maskesi altına sığınan ne olduğu belli olmayan politikacılar, bunların parti içindeki dengeleri tamamen Türk seçmeninin oy veriş biçimine bağlıdır. Türk seçmeni ne zaman Refah'a yönelirse, merkez sağ partiler içinde de milliyetçi muhafazakârlar geçici bir itibar kazanıyor. Eğer millet reylerini gelişigüzel parti inisiyatifi ile kullanmaya başlarsa iki merkez sağ parti içindeki (ANAP ve DYP) muhafazakârların yıldızı sönüyor ve etraflarında yavaş yavaş gelişen bir tasfiye hareketi başlıyor. Dine karşı olan çevrelerin davranış biçimi 1946'nın "Demokrat Parti" hareketinden beri hiç değişmemiş, aynı kalmıştır. Milletin sevgi ve takdiriyle seçilmiş, hatta çevresinde partiye seçim kazandırmış nice mukaddesatçılar tasfiye edilmiş, politika tarihinden isimleri bile silinmiştir. Ne zaman ki çeşitli parti isimleri altında Refah'ın eğilimi güçlenmişse, milliyetçi muhafazakârlar kabineye kadar girebilmiş, başbakanlar da İslâm sentezini her fırsatta benimser görünmüştür. Bu açık görüntüyü seyreden milliyetçi, mukaddesatçı kardeşlerime çok açık olarak sesleniyorum.

Eğer çeşitli nedenlerle bağlı bulunduğunuz bir merkez sağ partiye faydalı olmak, o partinin ilerideki günlerde Türk İslam sentezine arka çıkmasını istiyorsanız, reylerinizi mutlaka bu ara seçimlerde Refah'a vermelisiniz. Vermelisiniz ki, ilk genel seçimlerde bu merkez sağ partiler içlerindeki laik bozması, menfaatten başka kaygısı olmayan kişîleri tasfiye etsin ve muhafazakârları aday göstersin.

MENFAAT OYUNU

Merkez sağ partileri birleştirme hevesi dahi yine bu milletçe sevilmeyen grupların bir menfaat oyunudur. Merkez sağ partiler birleştiği zaman onların genel idare kurulunda milliyetçi muhafazakârların ne rol oynayacağı kanaatindesiniz? Elbette hayır! Bu vesile ile de milliyetçilere % 10'u geçmeyen bir taviz verilerek iki partinin ortak reyi üzerine oturulmak istenmektedir. Böyle bir durumda kısa bir süre sonra bu birleşik partinin içindeki milliyetçi muhafazakâr milletvekillerini tek tek elemek zamana bırakılacak, sonunda kaybolup gideceklerdir. Defalarca oynanan bu oyuna fırsat vermemenin tek yolu, Refah'ın ara seçimleri kaput götürmesidir.

MEL'ANETLER PUSUDA!

Önemli bir nokta da bu iki partinin içinde, Bakanlar Kurulu'nda olsun, genel idare kurulunda olsun, laiklik cazgırlığı yaygaralarının susturulmasıdır. Bunun için en iyi fırsat yine Refah'ın ara seçimleri kaput götürmesidir. Eğer böyle olmazsa merkez sağ partiler kendilerinin İslâm cemaatine karşı nasıl davranırsa davransın, aynı rağbeti göreceklerini fark ederlerse, başta İmam-Hatip okulları etrafında çevrilmek istenen oyunlar olmak üzere her türlü mel'aneti bekleyin.

Burada çok saygı ve sevgi duyduğum çeşitli İslâm cemaatlerine de çok içten bir ricam var. Sizler Türkiye'nin geleceğinde istediğiniz partiyi tercih etmek insiyatifini elbette çok iyi takdir edersiniz. Ne var ki, yukarıda söylediğim nedenlerle günün birinde İmam-Hatip okullarının perişan olmasını, her birisi Allah'ın sevdiği bir ilim yuvası olan kolejlerinizin, yurtlarınızın hain oyunlara muhatap olmamasını istiyorsanız mutlaka Refah'ı destekleyin ki, diğer merkez sağ partiler canlanabilme, dirilme imkanı bulsunlar.

BAŞARMAK İÇİN

Cesaretleri ve dürüstlüklerinden hiç şüphe etmediğim ve her an gönülden desteklediğim Tayyip Erdoğan ve Melih Gökçek'in başarısı için ara seçimlerin Refah tarafından kaput götürülmesini zorunlu görüyorum. Çok sıcak inanıyorum ki Taksim'de, Kızılay'da ve Çankaya'da muhteşem camilerde ezan okunabilmesi, bu ara seçimlerde müslüman kardeşlerimizin göstereceği cesaretli ve isabetli tercihten geçer.

Bu memlekette gönlü iman zevkine erişmiş hiçbir müslüman yoktur ki bu camilerin bir an evvel kurulup İslâm mührünün zevkinin bir an önce tecelli etmesini istemesin! Ancak bu temenni, müslümanın ferasetiyle kuvveden fiile çıkar. Eğer müslüman Türk milleti ara seçimlerde kullanacağı oyları yanlış mülahazalarla diğer partilere dağıtır, Refah'ı yalnız bırakırsa şer cephe bu camilerin yapılmaması için akıl almaz oyunları, hukuka sığmayan hileleri icad ederek gönlümüzdeki bu temenniyi doğmadan boğar.

İHTİLÂFLAR VE ÇÖZÜM

İslâm cemaatinin arasındaki ihtilafların çözümü için hatta Refah Partisi içerisinde görmek istemediğiniz birtakım eksikliklerin gündeme getirilmesi için henüz vakit çok erkendir. Önce dost düşman herkes, Türk-İslâm insanının bir yumruk gibi birleşebileceğini ve şerre fırsat vermeyeceğini öğrenmelidir. Bunun için Refah ve ara seçimler büyük bir fırsattır. Bunca suistimallar gündeme gelirken, ateist ve marksistlerin İslâma saldırıları fütursuzca ortaya dökülmüşken, Türk-İslâm cemaati hala yanlış bir hesap yaparsa, bunun hesabını ilerideki kuşaklara veremez. Hiçbir fikir fantezisi böyle ağır cürme ortak olamaz! Ara seçimleri kaput götürme gereği vazgeçilmez bir slogan olmalıdır. İşte o zaman İslâma hayâsızca saldıranların nasıl bir sümüklüböcek gibi perişan olduklarını göreceksiniz. Bu zevki tatmak istemez misiniz? O zaman bunun gayretini gösterin. Ara seçimleri kaput götürün.

30 Eylül 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Ezan

Türk-İslâm insanının gerek bu dünyada, gerek âhirette en iftihar edeceği mevzulardan biri, ezana ve camilere verdiği önemdir. Ben bu ayrıcalığı özellikle Avrupa'da çok yakın hissettim. Bizim insanımız, Avrupa'ya çalışma amacıyla gitmeden önce, özellikle İngiltere ve Fransa ağırlıklı olmak üzere, bu kıtaya yerleşmiş dört milyona yakın müslüman nüfusu vardı. Ama cami sayısı yüz elliyi bile bulmamıştı. Türk çalışanları Avrupa'ya akın etmeye başladıktan sonra, bugün Avrupa'da beş bin cami vardır. Ve gözlerimle şahit olduğum gibi bunların çoğu Anadolu'dan gelip başlık parasını tamamlamak üzere çalışan yürekli mü’minler tarafından yaptırılmıştır. Ben kaç seferinde fakir işçinin biriktirdiği üç bin, beş bin markı tereddütsüzce çıkarıp cami inşası için verdiğini gözlerimle gördüm.

Elbette ki Anadolu da, özellikle İstanbul'da cami inşası için büyük bir heyecan ve zevk yaşamaktadır. Her ay minareleri daha da yükselmiş bir yeni caminin İstanbul siluetine baktığımda, gözyaşlarıyla seyrediyorum. Camilerin ihyasındaki özel sır, bir ibâdet ve cemaat yeri olmaktan çok ötede derin bir mânâ taşımaktadır. Bu mânâ ezan sırrında billurlaşır.

İnsanların isyanları, günahları, kentler üzerine mânevî bir kasvet bulutu gibi çöker. Bu kasvet bulutu, kavgaları, günahları, hızla artıran ve toplumun mânâsını sonunda öldüren zehirli bir gaza benzer. Bu kuvvet bulutunun bir kentin içinde yaşayan mâsum insanları etkilememesi için tek çare, ezan sesidir. Hani nasıl bir kent bacalarından çıkan dumanlar nefes alınamaz hale geldiği zaman bir rüzgar atmosferi pırıl pırıl yaparsa, bir kentte ezanlar okunduğu zaman da bu kentin üzerindeki kasvet bulutları dağılır ve insan gönülden rahatlamaya başlar. Gönüldeki bu huzur, iki ezan arasındaki yeni isyanların, yeni günahların intişar etmesiyle yeniden kasvete dönüşür bu kez, ikinci vaktin ezanı yetişir, o kasveti dağıtır.

Taksim'de, Kızılay'da camilerin yapılması bu yüzden fevkalade önemlidir. Kasvetin en yoğun ve sevimsiz olduğu bu yörede, insanların gönlünü boğulmaktan kurtaracak tek çare ezan sesidir.

İsyanların ve günahların gönüllü yönetmeni şeytan, bu gerçeği çok iyi bildiği için ve her okunan ezanla emeklerinin boşa gittiğini pek açık seyrettiği için ezana ve camiye düşmandır. Elbette ki kendi kullandığı ve esir aldığı kişileri cami yapımına ve ezana isyan ettirmek için elinden geleni yapacaktır. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, İstanbul, Efendimiz'in (s.a.v.) iltifatına mazhar olmuş ve yüzlerce velinin planını yaptığı bir savaştan sonra Hz. Fatih tarafından İslâm sırrına kavuşturulmuştur. Bunu simgelemek için Akşemseddin Hazretleri, Rumelihisarı'nın inşası sırasında verdiği emirle, surların motifinin Muhammed (s.a.v.) kelimesini temsil etmesini istemiş ve öyle olmuştur. Rumelihisarı'na helikopterden bakarsanız, bu yazıyı açık seçik görebilirsiniz.

Efendimiz'in sırrıyla böyle özdeşleşmiş bir kente, Taksim'de caminin yapılmasına dört tane başı bozuk laikin karşı çıkması, yukarıda arz ettiğim gibi şeytanın soluğunun son çığırtkanlığıdır. Bu cami mutlaka yapılacaktır. Çünkü İstanbul'da yaşayan halkın en az sekiz milyonu bunu istemektedir. Ve bu cami yapılınca İstanbul semasının çok önemli bir yerinde devamlı birikim yapan kara kasvet bulutları da ezan takvimi uyarınca yoğunlaşamayacak, gönüller daha güzel bir nefes alacaktır.

Bilindiği gibi ezan bir hadis-i kudsîdir. Efendimiz'in gönlüne yansıtılan İlâhî bir mesajdır.Ve bu mesaj hilkatin temel sırrını, müezzinin ağzından Allah'ın ilanıdır. İşte bu nedenle Allah, ezan sırrını beyan için sondan bir evvelki satırında, insanları, felaha, mutluluk ve gönül huzuruna çağırmaktadır. Ezana karşı çıkmakla, Allah'a karşı çıkmanın hiçbir farkı yok

Bu yüzden camilere ve ezana karşı çıkanlara ne ile oynadıklarını, neye karşı savaştıklarını hatırlatmak istedim. Yoksa Allah Habib-i Kibriyasını mutlu etmek için Taksim'de mutlaka ezan okutacaktır. Ezan vesilesi ile okuyucularıma önemli bir hâtıramı nakletmek istiyorum. Armstrong'un aya ayak bastığı zaman naklen yayın yapılırken, ben televizyon yayınını mürşidimle beraber seyrediyordum. Bir aralık bana, "Ayda ezan okunuyor, işitiyor musun?" diye sordu. Ben haşyetle olayı seyrettim, elbette ki ezanı duymamıştım. Yıllar sonra Armstrong'un bütün konuşmaları, konferansları, resmi makamlarca yasaklandı. Ve ne olduğu belli olmayan biri "Ben, Armstrong'un sekreteriyim, Kahire'de böyle konuşma yapmamıştır." diye yalanlamaya kalktı. Aradan iki sene geçince de NASA'da çalışan bir Suriyeli teknisyen, Armstrong'un aydan kaydettiği konuşmaların bandında bu ezan olayının nakledildiğini ispat etti.

Ateistler ve marksistler, inansa da inanmasa da, çatlasa da çatlamasa da ezan hem gönülleri, hem toplumları ihya eden İlâhî bir bestedir. İstanbul'un güzelliği, ezan niyazlarının çoğalmasıyla şekillenmiştir. Kederleri ve dertleri de bu niyetler çoğaldıkça kalkacaktır. Fatih devrindeki mü’minlerin huzuruna kavuşacak günlerimiz, minareleri birbirinden yüksek camilerimizle gerçekleşecektir. Taksim Camii ve Kızılay Camii bu millet için bir onur meselesidir. Daha önemlisi Kurtuluş Savaşı'nda ezan için canını veren şehidlere ödenmesi zorunlu bir borçtur. Bunlara karşı çıkmak şehidlere en büyük hakaret olduğu gibi, bizzat Kurtuluş Savaşı'nın mânâsını da inkardır.

Ateistler ve marksistler, hele kendisini cumhuriyetin savunucusu gibi görenler, önce bu cumhuriyetin temeline dinamit koymaktan vazgeçsinler. Ve lütfen şehidlere, "Biz canımızı bunlar için mi verdik?" dedirtmesinler.

6 Ekim 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Kim Haklı İse Ortaya Çıksın

İçinde bulunduğumuz kaosun aşılması için çok gerçekçi ve cesur bir teşhis lazım. Hepimiz fark ediyoruz ki, yerin altında bir mağarada karanlıklar içinde kördöğüş oynuyoruz. Buradan kurtulmak için çare arayan cesur, milliyetçi Türk insanını, şaşkın kalabalıklar destekleyeceği yerde yarış halinde köstekliyorlar. Bir yandan medya şimdiye kadar hiçbir sorunu çözememiş, ancak karıştırıp kördüğüm etmiş olmasına rağmen hâlâ ısrarla çıkış yolunu bulacağı iddiasında. Bunların en büyük destekçisi de ne doğu ne batı kültüründen nasip alamamış başıboş kalabalık. Kendilerini Cumhuriyetin özel bir kuşağı sanan garip bir laik zümre. Ne burjuvayı, ne liberalliği, ne de aydın sınıf olma haysiyetini bir türlü anlayamayan, ancak cebine Cumhuriyet Gazetesi koyup yürüyebileceğine inanan robotlar. Böyle çözülmesi imkansız gibi görünen karışıklıkta başvurulacak en kolay metod belli bir düşünceyi savunanların yetiştirdiği nesiller olmalıdır. Şimdi laboratuvara giren kimyacının rikkat dolu, tarafsız ilim gözüyle batı hayranı laik bozuntularının yetiştirdiği nesli bir tahlil edelim.

En uçta, yetişmiş insan gücü diye hazırladıkları ve önce Amerika ve Avrupa'ya gönderip sonra ithal ettikleri beyin güçlerine bakınız. Hepsi hırsız, hepsi rüşvetçi, hepsi sahtekâr... Biraz daha aşağı yaştakiler büyük çoğunluğu asker kaçağı, kaçak olmayanlar da çok sağlam torpillerle en iyi yerde askerlik yapma arzusu peşinde. Bunlardan biraz daha düşünmek isteyenler ise önlerine konan marksist felsefenin esiri olmuş. Daha cesurları sol terör örgütlerine fiilen kaydolmuş. Genelde bu gençliğin hiçbir ahlaki değer kaygusu yoktur. Annesinin ve kardeşinin bile fuhşunu doğal görür. Çünkü kendisi de o yolun yolcusudur. Biraz daha zengininin arkasında yirmi milyonluk bir köpek, çoğunun her akşam dinlenme mekanı meyhanedir.

Evet, batı hayranı laik bozuntusu! Kendini Cumhuriyetin bekçisi sanan şaşkınlar. Bu söylediklerimiz yalan mı? Böyle bir nesille millet nereye gidebilir? Nasıl utanmadan, ısrarla, aşağıdan yeni gelen nesilleri de aynı kazana atmak istiyorsunuz? Türk milleti tarihin hiçbir devrinde böylesine pislik bir fotoğraf vermemiştir.

İsmini anarken bile histeri krizi geçirir gibi çarpıklaştığınız Osmanlı'nın yetiştirdiği Türk neslini hiç seyrettiniz mi? Bunları tarihte düşmanlar bile "mucize insan" gözlemiyle seyretti. Bu nesil vatanı için ölmeyi bilen çok çalışkan, o nisbette hakkına rıza gösteren yetim malının devlet malının zerresine göz yummayan bir nesildir. Arkasında it dolaştırmadı. Meyhanelerin kokusundan midesi bulanır, yolunu değiştirir. Her tür inançtaki insana yardıma koşan, mahallesindeki tüm huzursuzlukları ortadan kaldıran hâyâ ve şerefin bekçileri kahramanlardı. Şimdi bunlardan yeni bir biçimde dalga dalga atalarına canlı bir fatiha okur gibi yeniden camilerî, caddeleri, işyerlerini dolduruyorlar.

Elbette insan mizacındaki kendisinde olmayan meziyetlerden korkar ve bu korkmanın arkasındaki hırçınlık ise yukarıda tanımını yaptığımız laik bozuntularını çıldırtacaktır. İmam Hatip liselerinin büyük başarısı yüreği ateist ve marksist pisliklerle dolu bu insanları, elbette korkutulacaktır. Bu yeni gelen nesil Çanakkale'de ve İstiklal savaşında şehidlerin susuz dudaklarını kapatırken yaptıkları son duanın yansımasıdır. Bundan dolayıdır ki yeni yetişen ve dev bir hızla çoğalan bu yeni Türk-İslâm insanını durdurmak ya da geriletmek mümkün değildir.

Türk-İslâm insanına Allah ve Resûlü'ne bağlı yeni nesle düşman olanlar bir yana bunlar-ı mazur görenlere bile nefretle karşıyız. Hiç insan kendini kurtaracak olan müjdecilere gaflet nedeni ile de olsa yan bakabilir mi? Kendi kurtarıcısının ayağına köstebek vurmak isteyenlere sövmeden durabilir mi?

Demokratikleşme paketinin yine ısrarla gündemde olduğu şu günlerde ben milleti çeşitli yaftalarla bölmek isteyenlere, Allah ve Resûlü'nün harika nizamına dil uzatanlara karşı sövme hürriyeti istiyorum. Ve ancak o zaman kendimi demokratikleşmiş hissedeceğim. Yoksa her beyinsizin fikir özgürlüğü diye bir sürü hezeyanları rahatça ifade edeceği bir ortamda ben, yaşayan altmış milyonu ile ve tarihteki yüz milyonlarca nesli ile özümüzdeki değerlere saldıranlara sövmeden yaşayacaksam, Allah'a karşı özgürlüğümün hesabını veremem.

Şimdi tekrar soruyoruz. İmam Hatip liselerinin yetiştirdiği gençleri hazmedemeyenler sizin yetiştirdiğiniz nesli seyretti. Bırakın bizi siz kendi kendinize kepaze oldunuz. Hâlâ aynı tür gençliğin daha da sapmış olarak yetişmesini ve Türkiye'nin gelecekte her önüne gelecek ordunun turistik gezi yapar gibi gireceği bir ülke mi yapmak istiyorsunuz? Bu neslin düşünürleri, yazarları ve imanlı kadrosu bu gafletinize karşı sussa bile, Çanakkale'nin ve İstiklal Savaşı'nın şehidleri susmaz. Ne çare ki siz mânevî değerlere inanmadığınız için "susmasa ne yapar" diyebilirsiniz. Ama ne yaptığını ben size söyleyeyim. Yetiştirdiğiniz neslin bu kadar kısa zamanda böylesine kepaze olması işte mânevî kuvvetin çok özel bir tecellisidir. Yoksa bütün saldırınıza rağmen yeni yetişen mü'min gençlerin üniversite başarıları ve akıl almaz bir hızla artan sayıları, yine bu şehidlerin son nefeslerindeki niyazın sırrında gizlidir.

Mânevî kuvvetlerin azametini bilmeyenler için muhteşem bir tarihi öyküyü anlatarak sözlerimi tamamlayacağım.

Tarihin en büyük ihâneti diye bilinen Kerbela cehenneminden bir gün önce yedi Türk atlısı 9 Muharrem'de Hz. Hüseyin'e gelerek "Haydi hazırlan, seni ve taraftarlarını Horasan'a götüreceğiz. Şeyhimiz gönderdi." dediler. Hz. Hüseyin muhteşem nazarlarıyla bu yedi Türk süvarisini süzdü ve "Şeyhinize selam söyleyin. Operasyonumuzun ufak bir tarih eksikliği var. Takdir beni değil yerde yatan (beş yaşındaki Zeynel Abidin hazretlerini göstererek) bu yavruyu götürmenizi murad etmiştir." buyurdu. Ve yedi Türk atlısı ertesi günkü kutsal görevlerini yapmak üzere bir tepenin arkasına gizlenmek için müsaade istediler. Onlar giderken Hz. Hüseyin ellerini Cenab-ı Hakk'a kaldırarak, "Ya Rabbi bu yedi atlının milletine yedi devlet ihsan et." buyurdu.

Bu hadiseden 4 asır sonra Ahmet Yesevi Hazretleri bu duayı nesillere aktardı ve Kazakistan'dan Özbekistan'a köy köy dolaşarak adeta yedi Türk devletinin haritasını çizdi. Ve takdirdeki saat geldi, fünye çekildi, kızıl canavar infilak etti ve altı Türk devleti kader sahnesinden fışkırıverdi. Anadolu Türk Devleti ile birlikte yedi Türk devleti Hz. Hüseyin'in nazlı duaları sırrı içinde çağımız haritasına mührünü vurdu.

Bütün şer güçler hepsine toptan hitap ediyorum. Bu mümtaz duanın yeşerttiği yedi Türk devletinin varlığını engellemeniz mümkün değildir. Ben kendinizi yormayın demiyorum, bilakis sonuna kadar yorun. Ve sonunda nasıl kepaze olacağınızı bir kez daha görün!

13 Ekim 1994 | Onk.Dr.Haluk NUrbaki

Tanıyamadığımız İstanbul

Dost-düşman İstanbul'u hep dışarıdan seyrediyoruz. Bu yüzden de bazen endişe ile, bazen yeisle gönüllerimiz daralıyor. Halbuki dış görüntünün arkasında bir İstanbul var ki, fethinden bugüne kadar ihtişamını hiç kaybetmemiş İlâhî güzellikleri hep yaşamış durmuştur.

Şairin zannettiği gibi İstanbul, "Bin kocadan arta kalan bivehi bakir" değil, tam aksine, hiçbir şerrin ve lanetin bulaşamayacağı, iffetini bozamayacağı bir mânâ kentidir. Bu kentin, başta Karacaahmet olmak üzere mezarlıklarında ve türbelerinde binlerce veli yatar. Sokaklarında binlerce nazlı dolaşır. Ve semasında her vakit namazda binlerce ezan okunur. Böyle bir şehrin üzerinde yaşayan şaşkın sapıklar ne kadar çılgın pisliklerde yuvarlanırsa yuvarlansın İstanbul'un iffeti bozulmaz. Şerrin bilmediği çok önemli bir hikmet budur. Arkasında itiyle diskotekten diskoteğe koşturan kızları seyredip ümitsizliğe düşmeyin. Bilmeyen varsa öğrensin. Bu kentte on binlerce genç kız abdestsiz yere basmayarak iffetin ve şerefin temsilciliğini yapıyorlar. Yüzbinlerce el Allah'a açılarak bereket ve selâmet duası okuyor. Ve de bu şehir müthiş bir hızla İslâm dünyasının odak noktasına koşuyor.

İĞRENÇ HESAPLARA RAĞMEN

Sahtekârlığın, riya ve yalanın kol gezdiği arenalarda hangi iğrenç hesaplar yapılırsa yapılsın, hangi hâyâsız tuzaklar kurulursa kurulsun İstanbul İlâhî takdirin dönülmez okunun ucunda muhteşem kaderine doğru hızla yol alıyor. Ve Allah'ın izniyle bu ok menziline eriştiğinde yeryüzünde yeni bir nur doğmuşçasına ışık ışık insanlığa merkez olacaktır.

Fark ediyor musunuz, son günlerde bilincini yitirmemiş herkes yangından kaçar gibi çürümüş politika çadırlarını terk ederek milliyetçi muhafazakâr karargahlar arıyor. Bir yanda alttan alttan laiklik soytarılığı gündeme gelirken, halkın içinde ve özünde milyonlarca gönül kendine Allah ve Resûlünün yoluna götürecek istikametler seçiyor. Orada burada toplanan elli kişilik, yüz kişilik marksist bozuntusu aydın çürümüşleri laf beğendirirken akıllarının ucundan bile geçirmedikleri pek çok insan haysiyetini kurtarmak için milliyetçi, mukaddesatçı odaklara doğru koşuyor. Politik eğilim araştırması yapan Batı stili kamuoyu araştırma kuruluşları bile bu gerçeği açık açık dile getirmekten çekinmiyorlar.

BİRLEŞME OLSA BİLE

Laik bozuntusu tezgahların son günlerde bir kurtuluş simidi olarak gördükleri solda birleşme orta sağda birleşme gibi formüller kuvveden fiile çıkarılmak isterken, bir de bakacaklar ki, her iki birleşme de tahakkuk ettiği halde aralarında kimse kalmamış.

Türk milletinin kamuoyu eğilimlerini batı tecrübeleriyle tahmin etmek, bilmek kesinlikle mümkün değildir. Çünkü bu milletin kamu vicdanı ve eğilimleri özel olarak İlâhî sistemin kontrolündedir. İnanınız Türk milletinin özünde bu hikmet o kadar canlıdır ki, Türk-İslâm insanı seçimlerden bir hafta önce bile bizzat kendi eğilimini tahmin edemez. Takdirin içinde yaktığı ışık bir anda onu belli bir istikâmete yöneltiverir.

Milletteki bu değişik irade eğilimi demokrasinin ilk kurulduğu yıllarda bile ortaya çıkmış, sol edebiyatı yapan partiler bir tek fakirden, işçiden oy alma şansı bulamamıştır. Tam aksine milletin fakir sınıfı kendisine sahte mutluluk vaad eden sol partiler yerine, dine sadık kalacağını vaad eden sağ partilere oy vermiştir. Zaman içerisinde milliyetçi, mukaddesatçı yanını yitiren bu sağcı partiler bugün sağ orta partiler durumuna düşmüş ve milliyetçilerin itimadını kaybetmiştir. Onun yerine daha ciddî programı olan ve bünyesinde daha güvenilir adamlara yer veren radikal partiler iltifat görmeye başlamıştır. Yıllarca çabalarına rağmen belli bir oy potansiyeline kavuşamayan İslâmcı partiler milletin oy bilincine yerleşmiştir.

ORTA SAĞ PARTİLER BATMIŞTIR

Başka bir açıdan baktığımız takdirde milletin gönül arzularını birtakım yalınayaklar beğenmez diye yerine getirmekten çekinen, zaman zaman anayasa ve orduyu bahane ederek halkın iradesini iktidarda tutamayan orta sağ partiler artık batmıştır. Şimdi muhafazakâr aday arayarak canlarını kurtarmak istemektedirler. Refah Partisi'ne ve diğer milliyetçi partilere düşen görev onlara bu fırsatı da vermeden iktidara sahip çıkmalarıdır.

Allah'ın izniyle atı alan Üsküdar'ı geçti. Üsküdar'daki seçimlerde Refah'ın bu sloganı bir kez daha önceki bir yazımda talep ettiğim ara seçimlerde Refah'a kaput başarı temennisine ters düşmez. Ben Üsküdar'ın Allah'ın izniyle gerçek İstanbul hüviyetinde bu kez Allah adına büyük bir oy patlaması bekliyorum. Bırakın artık bir ayağı İslâm bahçesinde, bir ayağı laik mezarlarda dolaşan şu şaşkın partileri!..

Bence adayları kim olursa olsun itibar etmeyin. Ben bile şaşırsam da bu partilerden birinden adaylığımı koysam bana bir tek şey verseniz hakkınızda ruz-i mahşerde dâvâcı olurum.

20 Ekim 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Modern Münafıklık

Günümüzde en çok göze çarpan şey, söyledikleri sözlerle davranışları arasında büyük uçurum olan sahtekârlıklardır. Kadınlara özgürlük yalanından tutun da insanlık sevgisine, birlik ve kardeşliğe ait söylenen bütün cilalı gayretler tam mânâsı ile birer münafıklık örneğidir. Hatta vatanperverlik, millet için fedakârlık örnekleri çoğaldıkça aileleri hatta fertler bile kendi kendini aldatan palyaçolara dönüşmüştür.

Güya İslâma karşı olan, aslında hayati boyu hiçbir şeyi anlamamış bulunan, İslâmın, Türk-İslâm toplumu içinde kadını ezdiğini savunarak ona layık olduğu mevkiyi bulma yarışına girmiştir. Ne hazindir ki, tesettürü yavaş yavaş açarak ortaya koyduğu bacaklarıyla ve göğsüyle desenini yaptığı kadın aslında kölelik çağındaki kadının ta kendisidir. Yüzyıllarca önce câriye pazarlarında kadın teşhir edilirken ve de satılırken göğüsleri ve bacakları değer ölçüsü olurdu. Ve kadına, erkekler yalnız bu açıdan bakarlardı. Bu yanlış tutku çağlar boyunca kadının şehvet aracı olmaktan başka birşey olamayacağı düşüncesini yerleştirdi. Ve kadını akıldan, duygudan, bilgiden uzak bir nesne hâlinde tanıttı.

İşte şimdi onu lâyık olduğu mevkiye getireceğiz diyenler, kadının bacağını ve göğsünü ön plana çıkararak aynı tehlikeli oyunu oynuyorlar. Kadın güzelliği ile, zerafeti ile, duygusu ile, aklı ile bir hilkat harikasıdır. Onu seks dükkanlarında satılan şişirilen oyuncaklara benzetmeye kimin hakkı var? Olsa olsa bu hak, münafığın hakkıdır. Çünkü o açtığı, soyduğu kadınları sokakta olsun, çalışma hayatında olsun iğrenç bir şehvet duygusuyla seyretmiştir. Yakın tarihimize bir bakın, "kadını lâyık olduğu mevkiye getiriyoruz" diyerek ortaya çıkanların hemen hepsi ahlâksızlığın, skandalların örnekleri olmuşlardır. Sanat adına faaliyet gösterdiğini iddia eden pek çok müessese, fuhuşun ve skandalların gönüllü dernekleri hâline gelmiştir. Bugün hâlâ kadını lâyık olduğu mevkiye getirdiğini iddia edenlere bir kadını sorduğunuz zaman, ne onun becerisinden, ne zekasından, ne de sezgisinden söz eder? Sadece göğüslerinden ve bacaklarından bahseder. Kadına karşı ortaya konan bu münafıklık oyununun mutlaka sonu gelmelidir. Her şeyden önce kadınlar çağdaşlık iddiasında bulunan bu iğrenç sahtekârlara karşı savaş açmalı ve kadının erkekle eşitliğinin, ona bakarken onu şehvet aracı görmekten vazgeçerek sağlanabileceğinin mücadelesini yapmalıdır.

İşte İslâmiyetin hâlâ pek çok zihin bağnazı kişiler tarafından yadırganan tesettür sırrı, kadına karşı olan saygının kesin bir ifadesidir. Toplum içinde her türlü faaliyeti, çalışması, ilim öğrenmesi meşru sayılan ve de mutlaka erkekle eşitliği defalarca vurgulanan kadın, zarif bir tesettür çizgisi ile donatılırsa o zaman kadınlığını ve erkeğe denk eşitliğini koruyabilir. Bu çizgileri taşıyan bir kadın çalıştığı yerde olsun, sokakta olsun, kendisinin şehvet aracı olmadığını hisseder. Nitekim İslâmiyet, tesettür emrinden önce erkeklere kadınların dişiliğini ifade eden iç güzelliklerine bakmayı yasaklamıştı. Benim inancım o ki, kadını İslâmiyet’ten başka anlayan ne bir müessese, ne de bir felsefe vardır. Kadını gerçekten anlayan İslâmiyet, kadının mutlak eşitliğini tanıtmak için ona ticaretten mesleki çalışmaya kadar her sahada eşit yaşam biçimini vermiştir. Bunun için de tesettürü onu koruyucu zarif bir çerçeve olarak tavsiye etmiştir. 19. asırda manevî değerler inkar edilmeye başladıktan sonra günümüze kadar gelen yüzkarası yaşam biçiminin en çirkin yanı kadına şehvet makinası halinde bakan yanıdır.

Günümüzde mânevî değerlere karşı olan herkes, hemen hemen iç dünyasında kadın düşmanıdır. Onu adam yerine koymaz, eteğini kısaltarak göğsünü açarak ona karşı feminist nutuklar atar. Zaten münafığın sözlerine aldanan, onun tavsiyelerini dinleyen, başına gelecek rezaletleri hak etmiş demektir. Moda ve makyaj sektöründeki büyük çıkar mücadeleleri de münafığın duygularına yardımcı birer ekonomik güçtür.

Münafığın çağımızda çok önemli bir görüntü kalesi, sevgi sözcüğünün her türlüsüne karşı ortaya koyduğu sloganlardır. Sevgi, Allah'ın verdiği fevkalade önemli bir İlâhî nimettir. Suni’si yapılamaz. Taklidi hemen sırıtır. İşte yine Batı taklitçilerinin içimizde yaşayan her türlüsüne bakınız. Bir tanesinde sevgiden bir eser var mı görünüz? Hepsi de göğüslerinde yabancı sevgi etiketi taşıyan akrepler gibidir. Vergi kaçakçılığı ya da göstermelik bir kaç davranışları dışında hiçbirinin hayatı boyunca bir kimseye yardım yaptığı görülmüş değildir! Bunu özellikle okuyucularımdan rica ediyorum, kendilerini laik formasyonda görmekten gurur duyan böylelerini tetkik etsinler. Hiçbirinin hiç kimseye faydası olmadığını, en ufak bir yardımda bulunmadıklarını, hepsinin de "merhamet özürlü" sevgiden yoksun olduklarını seyredeceklerdir. Sevgisizliğin nasıl bir ızdırap olduğunu bazıları fark etmiş, acaba çocuklarımıza sevgi alıştırması yapabilir miyiz diye it tutkusu peşine düşmüşlerdir. Bir kaç defa söyledim yine tekrar ediyorum. İt tutkusu kesinlikle çocuklarda sevgi çiçeğinin açma­sına vesile olmaz. Tam aksine mâsum yavrunun yüreğindeki sevgi tohumundan ayrıkotu çıkmasına sebep olur. Çünkü köpek sevgisi, çok kısa sürede tutkuya dönüşür. Tutku ise sağında solunda ne kadar sevgi varsa kurutur, söndürür.

Yıllarca evvel Batı it tutkusunun bütün ayrıntılarını müşahede etmiş, birbirine âşık olan sevgililerin bile bu tutkudan sonra sevdalarını yitirdiklerini açık bir şekilde görmüştür. Sevginin bir tek çaresi vardır. O da çok güçlü bir Allah imanı ile gönüllerinde merhamet çiçeğini açtırabilmektir.

Bu yüzden İslâmiyet, iman emrinden sonra namaz emriyle birlikte infak (kendilerindeki nimetleri başkalarıyla paylaşma) emrini getirmiştir. Bu motifin dışında günümüzdeki bu münafıklar, sevgi yalancılığı yapa yapa toplumdaki sevgiyi silip götürmüşlerdir. Allah'tan ki yeni yetişen mü'min ve mü'mineler bu büyük İlâhi nimeti kucaklayacak ve toplumu yeniden diriltecektir.

27 Ekim 1994 | Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Müslümanların Özlük Hakları

Dünya tarihinde görülmemiş bir tezat memleketimizde yaşanmaktadır. Resmen ve fiilen ekseriyete yakın bir çoğunluğu müslüman olan bir millet azınlık durumuna düşürülmüş ve özlük haklarını bir avuç zorbadan alma çabasına sürüklenmiştir. Bir müslümanın vazgeçmeyeceği "özlük hakları" olan dört temel ilke vardır.

a- İnancına karşı çevresinin saygılı olmak zorunluğu,

b- Peygamberine, Kur'an'a ve ezana karşı herkesin saygılı olmak zorunluğu,

c- Din kökünden ahlâkî değerleri ve kutsal saydığı ibadetlerine karşı herkesin saygı göstermek zorunluğu.

AYRIKOTLARI

Bu memleket bin yıldır işte bu "özlük hakları" adına yaşamış, onun adına mücadele vermiş, onun adına milyonlarca şehid vermiştir. Buna rağmen bu memleketin toprağında yanlış esen rüzgarların getirdiği ayrıkotu tohumları bir fırsatını bulmuş, kök salmaya başlamıştır. Ve şimdi bunlar tam mânâsı ile gecekondu bir cemaat halinde, müslüman milletin tapulu arazisine gecekondu yaparak, mal sahibini sindirmek, gelecek kuşaklar nezdinde yok etme küstahlığı göstermektedir.

Hangi neslin, hangi karışık kanından türediği belli olmayan birileri çıkıp İslâmın bu "özlük hakları" na sapık bir deli gibi tasallut etmektedir. Mayasında bulunan terbiye ve nezaketin bütün ölçülerinî kullanarak bu milletin öz evlatları da şu aşamada lütfen "özlük hakları" na dokunmayın ricasında bulunmaktadır. Adeta başını örtmeye bile müsaade istemektedir. Yavrularını okutmak için arzu ettiği okulları, dişinden tırnağından arttırarak kendisi inşa ettiği halde "lütfen filan yerdeki İmam-Hatip Okulunu açar mısınız?" diye nezaket müracaatları yapmaktadır. Nerede ise kendisini temsil eden partilere bile "sizce bir mahsuru yoksa ben kendi partime oy vereceğim" diyecek kadar sessizlik nezaketi göstermektedir. Birçoklarının fark edemediği hatta bazılarının korkaklık ve yılgınlık sandığı bu milli nezaketimizin nedenini şer cephe bir bilse yürekleri ortadan çatlar. Çünkü Türk-İslâm insanı yüreğinde büyük bir "kutsal öfke devi" nin yattığını bilmektedir. Eğer şer, saldırganlığında terbiyesizliğinde hâyâsızlığında ısrar ederse bu "kutsal öfke devi" nin uyanmasından korkmaktadır.

AÇIKÇA SÖYLEMEK GEREKİRSE

Çok açık söyleyeyim ki eğer müslümanların "özlük hakları" rencide edilmeye devam ederse bu dev uyanır. Ve o zaman değil özlük haklarına müdahale edilmesi, saçından bir tek telin kopmasına müsaade etmez.

Şimdiden söyleyelim bu milletin "özlük hakları" na gelişi güzel dil uzatanlar, onu alay edercesine küçük görenler iyice bilsinler ki, bu millet artık alnı secde görmemiş, vücudu gusülden nasibini almamış kimseleri, kesinlikle yönetimin bütün kademelerinden tasfiye edecektir. Devlet kademesinde söz sahibi olanlar, en üst seviyeden en uçtaki temsilcilerine, karakollarına kadar İslâm milletine hizmet etmeye layık kişilerden seçilecektir. Türkiye Cumhuriyeti'nin yönetim biçiminde "laiklik" tanımı kadar, "demokrasi" tanımına da bir hukuk imzası atılmışsa, bizzat demokratik bir ülke tanımında yönetenlerin çoğunluğun istediği kişilerden seçilmesi vazgeçilmez bir kuraldır.

KÜSTAH BEYANLAR

Rahmetli Özal'ın bir sözcüğü ile "açık seçik" beyan etmek istiyorum. Bir müslüman ülkede "müslümanların camiye gitmesine müsaade ediyoruz" diye yiyip içtikleri Türk sofrasına bahşiş bırakır gibi ahkam kesenler, yalnız utanma hissinden değil, insanlık haysiyetinden de mahrumdurlar. Evvela misafir, sonra kiracı, sonra da gecekondu rolünde olan bizlerin, müslümanlara karşı "biz onların ibadetlerine müdahale etmiyoruz" tarzındaki küstah beyanınız, ev sahibini öldürmüyoruz ya, tarzındaki şımarıklıktan başka birşey değildir.

Yahu sizin lütfettiğinizi sandığınız ibadete karışmama ilkesi, en vahşi istila ordularında dahi vardır. Siz nereden gelip, kimi istila ettiniz ki ibadetlere karşı güya suskunluğunuzu bir fazilet sanıyorsunuz? Bu suskunluğunuz sizin inanmadığınız laiklik tavrınızdan değil, korkaklığınızdan kaynaklanmaktadır. Bugüne kadar milleti "aman üzerlerine varmayalım, sorun çıkarmayalım" sahteciliği ile idare ettiniz. Şimdi bu oyun bitti. Millet ikide bir "biz de müslümanız" dedikten sonra günün 24 saatinde "İslâmın özlük haklarına" tasaddî ve tecavüz eden sizleri tanıdı. Ve artık sizleri cicili bicili kıyafetlerinizle başında görmek istemiyor. Şimdiden kendinize özel teşebbüste yer arayın. Çünkü millet, yakın bir gelecekten itiba­ren, kendisiyle omuz omuza cemaat olacak yöneticiler arıyor. Hem de müslümanın "özlük hakları" na her vesile ile saygı gösteren, onlardan biri olduğunu kanıtlayabilen yöneticiler...

"Türkiye'de İslâmın nurunu söndürdük" sananlar, yavaş yavaş hazırlanın, özel teşebbüste sağlayacağınız yeni görevlere ağlaya ağlaya...

3 Kasım 1994

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

İçki İçmek Ve İçkiyi Savunmak

Refahlı Belediyelere karşı çıkmanın bir tarzı da içkiyi savunma şekline dönüştü. Sn. Tayyib Erdoğan'ın belediyeye ait kuruluşlarda ve belediyeye bağlı toplantı salonlarında içkiyi yasaklaması, hele son olarak Cemal Reşit Rey'de bir sergi sırasında içkiye müsaade edilmemesi mâhut çevreleri çıldırttı. İçki içmekle, içki içilmesini savunmak arasındaki büyük farkı anlamamazlıktan gelen pek çokları "Efendim böyle şey olur mu? Orada pek çok sanatçı, politikacı ve işadamı vardı. Bunların içkiyi tercih etmelerine nasıl mâni olursunuz?" diyorlar. Ağızlarının içindeki asıl laf ise, orada cemiyetin üst tabakasından kıymetli zevat vardı. Bunlar içkiden men edilemez gerçeğidir. Yıllarca bu memlekette içki içmeyen kişiye karşı terbiyesiz ve ukala bir tavırla eksiklik yaftası yapıştırılmak istendi. Hatta müdürlük, Genel müdürlük sıraları gelmiş, ehliyetleri tam kişilerin tâyinleri yapılmadı. Böyle âdi ve alçakça bir kavram laikliğin tabii bir sonucu mu idi ki, bunun tersi düşünülünce çağdaş insan kavramına sarhoşluk rozeti takılmak isteniyor.

Devlet kademelerinde olsun, önemli karar mevkilerinde olsun, bir kimsenin içki içmemesi olsa olsa bir meziyettir. Çünkü içkinin az miktarındaki temel özellikle, beyindeki kontrol frenlerini yok etmesidir. Kararları, fikirleri, millete yol gösterecek mevkide olanların beyinlerindeki kontrol frenlerinin normalin üstünde sağlam olması gerekirken, bunları imha etmek yolunu seçerek sarhoşluğu tercih etmenin, savunmanın nedenini ancak çılgınlar yorumlayabilir. Sanatçı için de içkinin hiç bir savunulur yanı yoktur. İster çizgide, ister şiirde, isterse fikirde duygularını düşünceleriyle meczederek bir eser meydana getirmek anlamına gelen sanatın alkolle sulanmış beyinlerde meydana getireceği eser, gerçeğin ilkel bir karikatürü olmak vasfını hiçbir zaman aşamaz.

İnsanların bazılarının belli bir nedenle ya da alışkanlık halinde içki içmesi başkadır, içki içmenin bir meziyet olduğunu savunmak gafleti bambaşkadır. Bütün dünyada kilit mevkide olanların sarhoşlardan tercih edildiği görülmüş şey değildir. Sanat tarihinde pek çok şaheserlerin sahipleri (müzisyen ve ressamlar) içkinin yanından bile geçmezlerdi. Olsa olsa bulunduğumuz yüzyıldaki sanatın ve bu arada tüm güzelliklerin ifadesi olan şiirin, müziğin, resmin cıvıklaştığı günümüzde birçok alkol düşkünü sanatçı müsveddesine rastlamak mümkündür. Vee bu yenilgi doğuda ve batıda sanatın ve fikrin pespâyeleşmesine (âdileşmesine) sebep olmuştur.

Müzikte bulacağı nağmelerle insan ruhuna hitap kabiliyetini kaybeden besteci işi sokak şarkısına dökmüş. Çizdiği çizgilerde duygularını yansıtamayan sarhoş heykeltıraş da işi cinsel fantaziler kalıbına indirgemiştir. Bence sanatın çok önemli bir dalı olan fikir adamlığı ve yazarlık da içki randına düştükten sonra kepaze olmuştur. En sol uçtan başlayıp servet edindikten sonra sağ kanatlara doğru hızla uçan düşünürler, insanlık ve millet için hiçbir güzellik üretemeyen yazarlar ordusu bunun ne güzel bir misalidir.

Evet, Sn. Erdoğan'ın içki yasağını namuslarına el sürülmüş gibi büyük tepkilerle karşılayanlara ne hazin duruma düştüklerini hatırlatmak istedim. İnanan ve İstanbul'da Refah'ı kazandıracak kadar azim gösteren halkımıza da hatırlatmak istediğim birkaç nokta var. İstanbul belediye seçimlerini Refah'a kazandırmakla ne kadar hayırlı bir iş yaptığımızın şüphesiz farkındasınız. Benim inanan kardeşlerimden çok ciddî bir ricam var. Basit gibi görünen bu olayı derinlemesine düşünsünler istiyorum. Diğer merkez sağ partiler içerisinde de elbette içki içilmesine karşı olan kıymetli kardeşlerimiz var. Fakat bunlardan hangisi seçilse Tayyib'in eylemini koyabilirdi? Kıymetli okuyucularım, önümüzde çok önemli bir seçim var. Bütün partiler Fatih Belediye seçiminde ANAP'ın yaptığı oyunu benimseyerek muhafazakâr adayları listelere koyacaklardır (koydular.) Fakat bunlardan birini seçerseniz hiçbirisi Sn. Erdoğan’ın eylemini gerçekleştiremez. Çünkü partilerinin içindeki hızlı laikler böyle hayırlı teşebbüslerin uygulanmasına müsaade etmezler. Bunu 40 yıllık demokrasi tarihimizde çok seyrettik. Rahmetli Menderes ve Özal dışında hiç kimse müsbet eylem cesareti gösterememiştir.

Ben Üsküdar ve Kartal çevrelerindeki kardeşlerimize soruyorum? "Sn. Erdoğan’ın içkiye karşı olduğu bu tavırdan memnun musunuz?" Memnunsanız hangi partiden olursanız olun reyinizi Üsküdar ve Kartal'da Refah'a vererek yeni gelen gençlere içkiyi fazilet gibi göstermek isteyenlere gerekli dersi verin. Yok eğer varsın içki içilsin ne olacakmış diyorsanız o zaman istediğiniz parti sempatisi ile hareket edin. Doğacak sorumluluğun vebalini hem kendi yavrularınızda hem de ruz-i mahşerde taşımaya hazırlanın.

10 Kasım 1994

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Put Ve Putlaşmaya Doğru

Düşünce ve yaşam tarihinin en ciddî irtica sorunu, put'a dönmektir. Zaten bugünkü insanlar birçok alanda, kendilerini gelişmiş, uygarlıklarını büyümüş sansalar da irtica çarkından bir türlü kurtulamazlar. Toplumlar kendilerinin geleceğini koruyup disipline ederken, zaman zaman ahlâkî değerleri yıkmak isteyen isyancılar türemiştir. Bunlar herkese pek cazip gelen seks özgürlüğü sloganıyla devamlı olarak toplumları iğrenç vahşet çağlarına çekerler. Binlerce yıl öncesini "Pompei"de " Sodom ve Gomore"sinde yaşanan akıl almaz seks çarpıklıkları yeni keşf oluyormuş gibi neredeyse eğitim kadrolarına alınacak. Halbuki cinsel gücünü gittikçe yitiren insanoğlu ne kadar çabalarsa çabalasın ne eski Hindistan'ın, ne eski Ortadoğu'nun seks iğrençliğine yetişemez.

Akla gelen her türlü pislik, tarih sahifeleri içinde oynanmış, sonra tiksinilmiş sahnelerin kötü bir kopyasıdır. Uygarlığı özünden kemiren bu irtica yalnız ahlâkî sahada kalsa insanlar kendisini teselli edebilir ve "millet bundan da usanacaktır" der geçer...

Ne var ki uygarlığa musallat olan bu irtica, en tehlikeli oyununu inanç ve düşünce sahnesinde yaşamaktadır.

Binlerce yıl evvelinin ateşe tapanlarıyla çağımızın enerjiye tapanları arasında hiçbir fark yoktur. Yine çok eski çağların yıldızlara tapanları aynen tekerrür ederek topluma musallat olmuş ve bir burçlar furyası insanların özüne işlemeye başlamıştır. Kaderlerini, yaşayış tarzlarını, semada fiziki yasaları yıldızlara bağlamak ahmaklığı ta Nemrut zamanına kadar sapık bir inancın tekrarıdır. Bu tersine yenilenmenin,daha doğrusu geriye döşün en vahim tarzıysa, putlara tapma eğiliminin gündeme gelmesidir.19. yüzyıldan itibaren ateizm yangınından perişan olan toplumlara 20.asrın başında yepyeni putlar takdim edilmiştir... Özellikle inançları kavrulan, kapalı dikteyle idare edilen toplumlarda, şahısların putlaştırılması hatalardan ârî bir tarz tanrı gibi gösterilmeleri olağan hâle gelmiştir. Batının düşünce yeteneğini yitirmemiş bölümleri dışında Doğu Avrupa şüphesiz başta Rusya olmak üzere yüz milyonlarca insan, ilâhlaştırılmış liderlere tapma alışkanlığına sürüklenmiştir. Nemrut ve Firavun'ların şahıslarında toplamak istedikleri insan tipi putlar çağımızda ağızlarına pranga vurulmuş toplumlara hisse senedi ihraç eder gibi sürülmüş durmuştur.

PUTLAŞMAYA KESİN TAVIR

İnsanlık tarihinin en güçlü bir düşünce ve gelenek yeteneğine sahip olan milletimiz ise şahısların putlaştırılmasına karşı üstün seviyede direnç göstermiş, bu gafletten uzak kalmaya çalışmıştır. Daha seksen yıl öncesi padişahı Cuma namazına giderken bütün halkın, padişahın geçeceği tüm yollara sıralanarak hep bir ağızdan "Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var" sloganıyla güzelliği yaşayan bir toplumun elbette dönüp herhangi bir kimseyi putlaştırması beklenemezdi... Ne var ki, bir taraftan mânevî değerlerin yıpranması, bir taraftan asil milletin kendisini kurtaranlara karşı gösterdiği kadirşinaslık fırsat sayılarak bu putlaşma eğilimi son yıllarda toplumumuza hızla yayılmak istenmektedir.

ATATÜRK'Ü HÜBELLEŞTİRME GAYRETLERİ

Milletin geleneksel kadirşinaslık duygusu ve bağımsızlığını kazanmasında hizmetlerini engin bir takdirle içine sindirdiği Mustafa Kemal'e karşı en büyük ihanet onu putlaştırmaktır. Ateist ve marksist gruplar, kendi putları yıkılıp Avrupa'da ve Rusya'da depolara sürüklendikten sonra büyük bir gayretle Atatürk'ü putlaştırmak istiyorlar. Ona karşı milletin özündeki saygı, sevgi ve fatiha niyazını sökerek yerine sanki Hûbel'miş gibi kaderlere istikâmet veren bir put simgesi dikmek istiyorlar. Bu sun'î gayretler ve zorlamalar ise milleti ciddî olarak yüreğinden yaralıyor.

Anıtkabir'de, Mahmut Kaçar’ın aşırı bir heyecanla dile getirdiği, aslında pek çok insanın gönlünde gizlenmiş mesaj üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir işarettir. Politikacılar, devlet adamları, yazarlar eğer bir parça milli kültürümüzden izler taşıyorsa, bu olayın üzerinde hassasiyetle durmalı ve Atatürk’ü putlaştırmaya yönelik tüm gayretlerin önüne millî vicdandan bir set çekmelidir. Bana sorarsanız Atatürk'ü koruma kanununa ek bir madde koyarak ona hakareti yasakladığınız gibi onu putlaştırmayı da yasaklamalıyız. Ve işte o zaman göreceksiniz ki, bu milletin büyük çoğunluğu içinde ne Cumhuriyet'e, ne Atatürk'e karşı bir menfi infial kalmaz. Yoksa 700 yıl kendisini yöneten birine üstelik Halifelik sıfatı taşıyan Padişah'ına karşı "mağrur olma padişahım senden yüce Allah var" diyen bir ecdadın torunlarına bir kimseyi putlaştırarak benimsetme imkanını bulamazsınız. Mustafa Kemal'e sahip çıkmayı siz bırakın da bu millet kendi dünyasından, dualarla sahipliğini göstersin. Bırakın Allah aşkına yapmacık bağlılık sloganlarıyla onu daha fazla huzursuz etmeyin!

Bana göre Atatürk'ü en çok rahatsız eden, ona sahip çıkmaya kalkan ateist ve marksistlerdir. Bir başka âleme yansıyan bir kimse için onu rahatsız etmenin en bariz yolu, o âlemlere inanmayan kişilerin gidip onun mezarı başında sahte figüranlık yapmalarıdır.

17 Kasım 1994

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Dinsizlik Cinneti

Yer yüzündeki bütün kavimler ve bu dünyada yaşayan herkes, inancın iç dünyamızdan gelen bir zorunluk olduğunu bilmektedir. Hatta pek çok batılı psikolog ve düşünürler inanç ihtiyacının bir tarz içgüdü olduğunu ciddî bir şekilde savunmaktadır. Soluk almak gibi, yemek yemek gibi duygular insanın ne kadar gerçeği ise, inanç da böyle bir gerçektir. Ve işin en güzel tarafı, toplumlar inançlarını birleştirerek bir arada yaşayabilmektedirler. Bu yüzden inancın en gerçeği olan din duygusu toplumların öz kimliğine işlenen süper bir güçtür.

TEK SIĞINAK DİNDİR

Ne var ki toplum yaşamına atipik dediğimiz dengesiz yaklaşımlar her yerde sivri zeka gibi dine, din kurallarına, hatta toplumun temel zamkı olan mânevî ve ahlâkî değerlere karşı çıkarlar. Din duygusuna karşı çıkışta çoğu kez silik bir uyumsuzluk tepkisi vardır. Ve genelde birçokları din ve dinî duygulara inanmadıkları halde, kendi hayatlarını istedikleri gibi yaşayarak dine karşı çıkmazlar. Bu tarz davranışlar, batı ülkelerinde daha yerleşiktir. Ve hiç kimse batıda dine karşı çıkmayı hatırından bile geçirmez. Arkadaş toplantılarındaki sıradan tartışmalar dışında hiç kimsenin batıda dinle uğraştığını göremezsiniz. Çünkü medeni milletler bilmektedirler ki, mânevî değerlerini kendi nesillerinden sonrasına emanet edebilmenin tek sığınağı dindir. İnanmayanlar bile bu sığınağı yıkmak istemez, bilakis dini, toplum için zorunlu görür. Filmlerinde, medyalarında, her türlü yayınlarında bu müsbet görüntüyü seyretmek mümkündür. Batı'dan söz açılmışken,iki önemli noktayı vurgulayarak asıl konumuza geçeceğim.

Batı'da dinle mânevî değerlere saldıranlar kesinlikle ruh hastası kabul edilmekte ve tedavilerinin gerektiği vurgulanmaktadır. Memleketimizde aydın geçinip taklit etmeye çalıştıkları batı yapısındaki dine saygının, devletin icra ve yargı kanatlarına da yayılması fevkalade önemlidir. Bir cumhurbaşkanı, ancak yetkili bir din adamının huzurunda yeminle göreve başlar ve mahkeme yeminlerinde kutsal kitaplar daimdir.

MARKSİZMİN EN BÜYÜK ENGELİ DİNDİR

Bütün bu gerçekleri Marksist felsefe kökünden inkar ettiği için o felsefenin mensupları marksist ülkelerde olabildiğince din düşmanlığı yapmıştır. Çünkü marksizm toplumlara girebilmek için karşısındaki en büyük engeli din olarak görmektedir. Bu yüzden de bir marksistin din düşmanlığı yapması vazgeçilmez görevi haline dönmüştür. Bizdeki din düşmanlarının hepsi de bu marksist felsefenin ucuz şakşakçılarıdır. Osmanlı İmparatorluğu'nun geçirdiği ekonomik krizler sonu fakir kalan Ortadoğu ülkelerini dine karşı kışkırtmanın kolay olacağını da düşünen yerli marksistler, işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki, her fırsatta dine hakaret etmeyi bir fazilet, bir cesaret saymaktadırlar. Halbuki marksizmin uygulayıcısı Lenin taktiğinde dine hakaret yanlış çizgi olarak görülmektedir. İnsanları, dine karşı soğutmak yerine, bütünleştirir korkusu ile bilgili Leninist marksistler dini eleştirir, fakat hakaret etmez.

Genel anlamdaki bu tanımlarımızı gözönüne alarak bizdeki erzel din düşmanlarının haline bir bakın. Çoğu ne dini tetkik etmiş, ne marksizmi anlamıştır. Aptal bir çılgınlığın peşinde dine hakaret edecek kadar süflîleşmişlerdir. Hemen hemen bütün batılı ülkelerde Hıristiyanlık ve Yahudiliğe hakaret çok ağır bir suçtur ve bunlar için kefalet diyeti dahi yoktur. Son günlerde düşünce özgürlüğünden Avrupa'ya karne göstermek heveslileri bu gerçeği nasıl gözardı ediyorlar ki, bu "dinsizlik cinneti" mensuplarının elini kolunu sallaya sallaya dolaşması özgürlük sanılıyor.

İSLÂM DÜŞMANLARININ ÇOĞU HOMOSEKSÜELDİR

Şüphesiz ki toplumumuzun içinde isterse sıradan vatandaş olsun, ister yazar geçinen birtakım zibidiler olsun, din düşmanlığını yaparken, bunun ağır bir psikolojik sendrom olduğunu bilmiyorlar. Çünkü modern psikoloji toplumun mânevî değerlere karşı çıkmayı eskiden olduğu gibi, sıradan bir bilinçaltı sendromu olarak kabul etmiyor, aksine ruhsal yapıda çok ciddî bir çöküntünün varolduğunu kabul ediyor. Daha eski yıllarda genellikle gizli ve ağır suçları olanların bir isyan tepkisi sayılıyordu dine sataşma... Hatta cinsel güçsüzlüklerin din aleyhtarlığında fevkalade etkili olduğu yine cinsel sapıkların genellikle dine saldırmayı âdet edindikleri çok eskiden beri bilinir. Çünkü dinin normal yaşam koşullarına insanları çağırması ruhsal rahatsızlıkları olanları şiddetle ürkütmektedir. Eğer kendisinde bir cinsel çarpıklık varsa en azından kendisinin meşruluğunu savunarak bir inkar cihetine sürüklenmesi doğaldır.

Nitekim batıda İslâm aleyhtarlığı ile ünlü yazarların homoseksüel olduğu bilinmektedir.

Ben açık açık söylüyorum. “Dinsizlik cinnetine" düşmek çok vahim bir hastalıktır. Dine bilerek, bilmeyerek sataşmak isteyenlerin kendi dünyalarında kendi kendilerini tahlil etmeleri ve perdenin arkasında kendisini böyle bir aptal kavgaya sürükleyen dürtünün cinsel sapıklık mı, vurgunculuk mu, hırçınlık mı olduğunu arayıp bulsunlar. Bence en ucuzu yine dolandırıcılık ve hırsızlıktır. Eğer din düşmanlığı yapan bir kimsede böyle birşey yoksa, ciddî olarak bir hormon kontrolünden geçmeleri gerekir.

24 Kasım 1994

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Dağdaki Çoban Ve Prof. Oyu

Demokrasiyle totaliter rejim zihniyetinin temel mantıksızlıklarından biri insanları seviye farkına tabi tutma ya da eşit görme ilkesidir. Demokratik rejim insanların düşünce seviyeleri ve kültür farklılıkları ne olursa olsun eşit görür. Fahr-i Kâinat Efendimiz'in üzerine basa basa söylediği gibi insanlar renk, ırk, cins açısından kesin olarak eşittir. Bu eşitliği bozma amacıyla hiçbir mazeret bulunamaz. Faşist rejimlerin, totaliter sistemlerin ortaya çıkmasındaki tüm varsayımlar bu eşitliği bozma amacına dayanır. İnsanlara tam bir eşitlik sağlamak yalanıyla ortaya çıkan marksizm özünde yalnız marksist düşüncenin ideolojistlerine hayat hakkı tanır. Bundan dolayı da insanların eşit biçimde söz hakkına sahip olduklarını hiçbir şekilde kabul etmez. İlk nazarda daha akıllı insanlara daha fazla oy hakkı tanımak yanlış değilmiş gibi görünür. Halbuki bu mantığı üretirseniz en sonunda sistemin başına bir kişi geçer ve tek oy sahibi o olur. Bunun en iyi örneği de yıkılan Sovyetler Birliği'nin parlamentosudur. Halkının tercihine fırsat tanımadan en baştaki adamın isteği ile tayin olan temsilciler bile parlamentoda oy hakkına sahip değillerdi. Partinin genel sekreteri ne söylerse o olurdu.

MARKSİSTLER VE SİSTEM

Bütün marksistler bu çarpık sistemin savunucularıdırlar. Bundan dolayı da her fırsatta halkın oy hakkına karşı akılalmaz bir kinin hıncını taşırlar. Hepsi böyle düşündüğü halde söyleyemez içinde yaşatır, ancak onlardan zirzop örnekler çıkıp prof. un oyu ile dağdaki çobanın oyunun eşit olamayacağını bağırır.

Parlamentosunda da komünistler buna benzer saçmalıklar yaptıkları zaman bütün demokrasi yanlıları ayağa kalkarak şu cevabı verdiler. "Eğer Prof. gerçekten toplumda seçkin biri ise zaten fikirleriyle, yazı ve sözleriyle pek çok kimsenin reyini etkileyebilir. Eğer kendi karısının reyine bile etki yapamıyorsa zaten ona bir oy hakkı bile çoktur.

Türkiyemize gelince Türkiye'de seçimlerde en isabetli tercihi marksistlerin beğenmediği dağdaki çoban ve gecekondunun çilekeş insanı yapmaktadır. Tam aksine ne kadar aydını, kendini birşey sanan varsa oy tercihinde en isabetsiz seçimi yapmaktadır.

ALLAH'A İNANMAYANA OY HAKKI YOK

Benim kişisel düşünceme gelince; bence Allah'a inanmayan insana oy hakkı verilmemelidir.Çünkü bütün gerçek bilim adamlarının milyarlarca insanı en açık şekilde Allah'ın varlığını görmelerine rağmen biri bu kadar açık bir hakikati göremiyorsa, hangi yöneticinin daha dirayetli olduğunu nasıl fark edecektir. Oy hakları açısından bir tartışma açılırsa zihin özürlüler, fikir özürlüler bir muayeneye tabi tutulursa inanınız ki Türkiye'nin başına musallat olan pek çok kişi oy hakkından mahrum kalır. Gerçi bunların oy haklarını muhafaza ederek nasıl aptalca ve kepaze bir tercih yapacaklarını seyretmek de bana büyük eğlence geliyor ama bu mazlum milletin hâlâ bu kadar tufeylinin keyfini beklemeye tahammülü yoktur. Mesleğim ve uzun süren ömrümdeki tecrübemle temizlikten hijyenden büyük sözler ettikten sonra sokaktaki köpek pisliklerine basarak yürüdüğü ayakkabısı ile yatak odasına giren Prof. ları düşündükçe ben de zaman zaman olayın tersini düşünüyorum. Böylelerinden oy hakkını alıp çobanın rey hakkını ikiye çıkarmak nasıl olur acaba?!.

SUÇLULUK DUYGUSU

Ben zaman zaman beş yaşındaki çocuğuna züppelik olsun diye içki içiren kişilerle aynı seçim sandığına giderken büyük bir suçluluk duygusuna kapılıyor, kendimi cinayet zanlısı sanıyorum.

Çirkinliklerin hiçbirisi ile mücadele edemiyoruz. Bağdat Caddesi'nden geçerken hayvancılıkla uğraşan köy meydanlarından farksız hissediyorum kendimi.. Batı taklitçisi ailelerin yanında taşıdığı itler bu güzel şehrin sokaklarını pislerken onları neredeyse aptal bir zevkle seyredenleri büsbütün iğrenç buluyorum. İnşaallah bu milletin itsiz, içkisiz nesli yetişir, hâyâsızlığa, değersizliğe paydos der.. İşte bu neslin yetişmesi için kültür karmaşası içinde tükenmiş, bitmiş aydınların değil de, dağdaki çobanın ve gecekondudaki çilekeş kardeşimizin oyuna şiddetle muhtacız.

1 Aralık 1994

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Osmanlı Ruhunun Ölmezliği

Devletler de tıpkı insanlar gibi ruhsal ve bedensel varoluş sırrı taşır. Son AGİK toplantısında Osmanlı ruhunun ölmezliğini bir kez daha seyrettim. Gerçi AGİK toplantısı, uğursuz ve samimiyetsiz çehresinin başarısız bir sembolüdür. Ne var ki bu toplantıda dost düşman herkes, Osmanlı ruhunun sırrını istese de istemese de seyretti. Hem de Osmanlının Avrupa'ya son noktada ulaştığı bir toprak üzerinde, 700 yıllık madde yaşamını yitirerek bu dünyadan ayrılan Osmanlının ruhu mü'minlerin ölmezliği gibi Macaristan'da beka sırrını bir kez daha yansıttı. Gerek Türk devletleri, gerek Balkan ülkeleri şüphesiz başta Bosna lideri Begoviç olmak üzere herkes, Türk Başbakanı'nın etrafında toplanıp mahallenin yaramaz itlerini kahraman abilerine şikayet eden çocuklar gibi isteklerini Türkiye'ye yansıttılar. Şüphesiz ki Batı'nın kin ve menfaat hırsıyla iğrençleşen mensupları da bu mucizevi toplanışı hased içinde seyretti.

MARKSİSTLERE YAKIŞAN HAYÂSIZLIK

Genellikle sol'un mânâsını kaybettiği için içi çürümüş medyası, hâdiseleri yüzeyden seyrederek, bizim AGİK'te sıkıştırılacağımızı birinci haber yapmaktan öte bir yorum yapamaz. Çünkü hergün biraz daha iğrençleşen sol ittifak, milletimizi daima küçültmek, aşağılamak kaprisi içinde kıvranmaktadır. Olur olmaz bahanelerle biraraya gelip slogan atma, destek verme çığırtkanlıklarını son bombalama olayında neredeyse APO’ ya destek verecek çizgiye getirdiler.

Elbette kim ve ne olursa olsun bir basın organının bombalanması hoşgörülmez. Fakat, bunu fırsat bilerek Türkiye Cumhuriyeti'ni bölme amaçlı gösterilere alkış tutmak, ancak marksistlere yakışan bir hayâsızlıktır.

Osmanlı'nın din ve ırk ayrılıkları bakımından çok farklı mozaiklerden kurulan bünyesi bile onun yıkılışından sonra adeta yeniden dirilmek istercesine milletimizin liderliğine heves ederken, bu milleti iç bünyesinden hala bir kez daha bölmeye heveslenenlerin ne akılları, ne ar damarları, ne de insanlık haysiyetleri vardır. Elbette hıyanetin elindeki çift taraflı bıçağın iki yanını birden görmezlikten gelirsek, elbette akıl almaz belalara çanak tutarız. Millet düşmanlarının asıl hedefi, onun ruhunu katletmektir. Bir milletin ruhu, başta dini olmak üzere kazandığı mânevî değerlerle temsil edilir. Onun inancını ve mânevî değerlerini yok ederseniz bedenini parçalamak işten bile değildir. Rus emperyalizmi marksist perde ardından milletleri, mânevî değerlerini yok ederek istila etmiştir. Tıpkı kafirin ölümü gibi, Rus İmparatorluğu ölünce, ruhu cehenneme gittiği için bedeninin hiç dirilme şansı kalmamıştır. Ne var ki marksizmin son artıkları, milletimiz içine çok tehlikeli bir oyun oynayarak, dini ve millî değerleri yok etme faaliyetini hortlatmaktadır.Bundan dolayı da her zaman Türkiye'yi bölmek isteyen iç ve dış düşmanlarla omuz omuzadırlar. Milletimizin millî istihbaratı bu hassas ve kritik oyunu çok iyi izlemeli ve potansiyel suçluları kesinlikle tespit etmelidir.

Çığırtkanlar ne kadar yaygara koparırsa koparsın bu ülkede bir din tehlikesi ve din kavgası sorunu yoktur. Yüzde 99'u müslüman olan bir ülkede İslâmı tehlike görmek, ancak marksistin cinnet mantığı olabilir.

GENÇLİĞİN CEVAP VERMESİ GEREKEN SORU

Türkiye'nin gelecekteki gücünü, refahını düşünen bir kimse dünya haritasına nasıl bir Türkiye sunmak istiyor?.. Gerçekten bütün gençliğin, bu sorunun cevabını araması gerekir. Mânevî değerlerinden ve dininden kopartılan bir Türkiye'nin Ortadoğu'da, Orta Asya Türk devletlerinde ve Balkanlar'da ne itibarı olur? Daha önemlisi Amerika'nın yanında ne itibarı olur? Hatta yörüngesinde bunalmış, şaşırmış Avrupa'nın yanında ne itibarı olur? Çağımız özellikle 2000'li yıllar petrol ve enerji dengelerinin üzerinde kurulu çıkarlar dünyası olacaktır. Böyle bir dünyada müslüman Türkiye'nin itibarı yüz üzerinden yüzdür. Bütün dış ülkeler Amerika başta olmak üzere Türkiye'nin dostluğu sayesinde ve Orta Asya platformunda yaşama hakkı kazanabilir. Türkiye, mânevî değerlerinden koparsa, Balkanlar kıyâmete kadar milliyetçi kavgaların arenası haline gelir. Karadeniz gelişmiş ülkelerin çöp mezarlığı olur.

SOLMAYAN BİR KUTUP YILDIZI

İşte Osmanlı'nın ruhunun ölmezliğindeki sır buradadır. 1000 yılda kültür birikimiyle sağladığı mânevî değerler, İslâmiyetin nuru içinde, bu milleti solmayan bir kutup yıldızı haline getirmiştir. Bütün dünya milletleri hayat denizinde bu yıldızın gösterdiği istikametten yollarını bulmaktadır.

İlâhî takdirin nefis bir final pasajı bu milleti, bütün menfî çabalara rağmen Ortadoğu'nun, Balkanlar'ın ve Orta Asya'nın merkezi halinde heykelleştirmektedir. Buna karşı çıkan içerideki güdük çabalarla, dışarıdaki ısrarlı ihanetler de neticeyi değiştirmeyecektir. Milletimiz en az yarım milyar insanın ümidi, gönüllerindeki gizli duanın hikmetidir.

8 Aralık 1994

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Önlenemeyen Kader

İnançsızların en büyük gafletlerinden biri kaderlerini fark edemeyişleridir. Bir su molekülü "ben fizik yasalara inanmıyorum" dese de sıfır dereceye gelince donar, yüz dereceye gelince de tebahur eder. İşte Allah inançsıza da öyle bir kader halk etmiştir ki mutlaka mahçup olmaya, kepaze olmaya mahkumdur. Hele hele Allah dâvâsına karşı mücadelesindeki her saldırısı tersine teperek sonunda bu dâvânın yüceliği karşısında onu mutlaka rezil edecektir.

İslâm düşmanları yaptıkları her girişimde hem İslâmiyet’e hem inanan insanlara yepyeni güçler verdiğini bir bilseler, susmayı hatta nefes almamayı bile tercih ederler. İnançsızın mü'mine karşı her saldırısı mü'minin gönlünde yanan iman ışığını daha çok parlatır. Ateşini daha çok çoğaltır...

İsterseniz yakın tarihi bir tetkik edin, İslâma ve imana karşı açılan çirkin saldırılar bu milletin göğsündeki iman zevkini bir nebze olsun azaltıp geriletebilmiş midir? Tam aksine Osmanlı'nın son devrinde buruşmaya, solmaya yüz tutan iman ateşi, imansızın saldırılarıyla canlanmış, mecal bulmuş ve gerçek heyecanına kavuşmuştur.

İMAM-HATİP OKULLARINI BOĞMA EYLEMLERİ!

Tesettür konusundaki bütün hâyâsız saldırılar tesettürü her geçen gün yaygınlaştırmış, sevimli hâle getirmiştir. İmam-Hatip okulları etrafında kurulmak istenen boğma eylemleri onu büsbütün yüceltmiş, ünîversitelerin en başarılı liseleri durumuna getirmiştir. RP aleyhine başlatılan sindirme ve yıldırma politikaları bu partiyi birinci parti durumuna ulaştırmıştır.

"BİZ KENDİMİZİ HAZIRLIYORUZ?.."

Allah aşkına bu kadar mı körsünüz?.. Bu kadar mı İlâhî kaderden bîhabersiniz?.. Kur'an okumadığınız için "Kafirlerin hazırladığı hileleri bırakın yapsınlar, asıl biz kendimizi hazırlıyoruz." mealindeki âyetten habersiz, kendilerini Allah'ın kurduğu tuzağa düşmekten alıkoymaları imkansızdır. İslâma yönelik her saldırı, imana karşı her çirkin tecavüz gönüllerde sımsıcak mü'min gençleri meydana getirmiştir. Ve siz bir gün gelecek ki, bu yeni kuşakların karşısında değil konuşmak, yazı yazmak, onların yüzlerine bakmak mecalini bile bulamayacaksınız!.. Yetiştirdiğinizi sandığınız mânevî değerlerden habersiz, vatan sevgisinden uzak, sarhoş ve hırsız öyle kuşaklar oluşturdunuz ki bu milletin hakiki evlatları sizin izinizi taşıyan herşeye karşı nefret duyuyorlar. Güzel bir sözün hatta kökeni İslâm düşüncesinden alınan sloganların bile sizlerin ağzından tekrarı Türk insanında nefret duygusundan başka bir tepki doğurmuyor. Çevre temizliği ve tabiata saygı gibi kökeni tamamen İslâm’da olan güzellikler sizler tarafından tekrar edilirse bir tek taraftar bulamıyor.

Siz kâinatın en yüce fermanı olan Kur'an'a karşı soğuk savaş yaptığınızı sanıyorsunuz. Halbuki o, hayatınızın her noktasında sizi pençesine alan, karşı konmaz İlâhî bir yasadır. Ve sizin kaderinizi çoktan çizmiş ve sizi hüsrana, hiçliğe mahkûm etmiştir. Ve kesinlikle ne İmam Hatip okullarının yükselişini, ne Refah'ın başarısını engelleyemezsiniz!.. Aslında sizin saldırılarınız karşısında bunların çoktan silinmesi gerekirdi değil mi? Bir gün şapkanızı gözünüzün önüne koyarak düşünün:

Bütün zahiri kuvvetler elinizde olduğu halde bu kadar çığırtkanlığınıza rağmen sözleriniz bu milleti niçin etkilemiyor? Gösterdiğiniz istikametin tersi bu millet için şaşmaz bir pusula yönü olmuştur.

Çünkü siz envai çeşit hilelerle pusulanın okunu ters istikamete boyadınız. Ve sandınız ki milleti kuzeye yöneltirsiniz... Millet de gönlündeki iman ferasetiyle hilenizi fark etti... Ne söylerseniz tersini yapıyor.

HİÇLİĞE GİDEN KADERİNİZ VE CEZAYİR ÖRNEĞİ!..

Böylece hiçliğe giden kaderinize bağıra bağıra hızla koşuyorsunuz. Cezayir örneği misalinizden tutun da tamamen aptalca bir çığırtkanlıkla kadınları kendi tarafına çekmek için gayretler tam tersine işliyor. Kadınlar büsbütün imana yöneliyor. Cezayir örneği ile tehdit ettiğiniz öcü bile "benim Cezayir ile ilgim yok" diye itirafta bulunuyor. Bana göre hiç bir çıkış noktanız yok. En iyisi dinsizlik cinnetinden vazgeçin! Yeni neslin kendi gönül pusulasından aldığı istikamette göstereceği müstakbel güzelliği seyretme zahmetine katlanın!

Çünkü siz inansanız da inanmasanız da Allah evrenleri ve özellikle insanı kendi İlâhi hazzının seyri için yaratmıştır. Bütün varoluşun gayesi budur. Siz cılız ve cüce aklınız içinde bu güzelliği, İlâhî hazzın maverası demek olan iman kadrolarını, nasıl engellersiniz!..

MÜ'MİNLERIN VAROLUŞ VE YAŞAMA HAKKI!..

Gönül pusulası ile Allah'ı bulan, Fahr-i Kâinat uğruna bütün varlığını fedaya hazır mü'minlerin varoluş ve yaşama hakkı Allah'ın muhteşem kudretiyle korunmaktadır. Bu hakkı ortadan kaldırmak istemek kâinatı yıkıp baştan yapmak kadar, hatta ondan daha zor bir abestir. Allah'a şükürler olsun ki, çağımız İlâhî lütufların mü'minler üzerine şiddetle yansıdığı bir çağdır. Bu topraklar üzerinde inananlar hâkim olacak ve onların niyazları bütün dünya için bir diriliğin meş'alesi halinde parlayacaktır. Ta uzaklardan inançsızların körüklemeleriyle boş yere heyecanlanan bizdeki inançsızlar bu sınır ötesi müttefikleriyle beraber başarısızlıklarını seyrede seyrede sönüp gideceklerdir.

Ahmed-i Yesevi hazretlerinden bu yana Anadolu toprağına nakşolan iman sırrı taptaze nurlanmış yürekleriyle bütün dünyaya "sağlıklı yaşam imandır" sloganını ilan ederek İlâhî takdirin müjdeli bir örneği olacaktır. Kıyâmet henüz gelmeden bu güzelliği temsil eden milletin fertleri olarak bütün mü'minlere müjdeler olsun.

İnançsızlar önleyemeyecekleri kaderlerinin önünde tükenip, sönüp biteceklerdir. Çünkü söz, mü'minindir!..

15 Aralık 1994

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Yüce İslam Anneleri

Yıllar boyu belki de tarihin en çok hakkını yediği ve hiç benzeri olmayan öylesine muhteşem annelerimiz var ki, isimlerini bile yarım yamalak biliyoruz. Halbuki bunlar medeniyetin, insanlığın, mânânın, herşeyi altın birer çivisidir. Bunlar bilinmeden insanlık olmaz. Bu annelerimiz hissedilmeden gönüllerde aşk doğmaz. Hamd-ü senalar olsun ki şu içinde bulunduğumuz yılda Cenab-ı Hak özellikle İstanbul'da hanımların gönüllerinde parlayan iman şevkini o kadar beğendi ki, o yüce annelerimizi bize takdim etme fırsatını verdi. Bundan dolayı İstanbul'da yaşayan mü'mineler gerçekten ne kadar şükür namazı kılsalar azdır. Zira Allah böyle bir fırsatı asırlardır vermedi. Ama şimdi "Ey insanoğlu kendine gel. Din bir tefrika hikayesi değil, bir gönül aşkıdır... Bu aşkı ben on dört asır evvel çok kıymetli pırlanta insanların gönlünde başlattım. Bu sırrı seyredin ve bu sırrı anlayın ki, sizin de gönlünüze bir şevk vereyim." diyor.

GÜZELLİĞİN SIRRI

Çünkü tâ elest meclisindeki esrar budur. Allah sonsuz güzelliğinin akıl almaz, tasnif olmaz inşaatlarını, nakışlarını Ezel'de bütün evrene yaydığı zaman her varlık (o zaman daha çok ruhlar, melekler ve nefsler vardır) bu sonsuz, güzelliğin sırrı içerisinde büyük bir saadet içerisinde raks ediyorlarken Cenab-ı Hak "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye soruyor. Bu soru karşısında bütün varlıklar bu suale muhatap olmanın zevki içerisinde büyük bir hûşûya gark olarak İlâhî güzelliğin nakşını seyretmek zevki içerisindeydiler. Mânâ sultanları bu sualin hem enfüste hem âfakta nokta nokta işitildiğini buyururlar. Hiçbir varlık bu sorunun cevabına mecal bulamazken hadis-i kudsîde yerini bulan evrenlerin yaratılmasına Ruh-u Muhammedi'nin verdiği cevapla mekanların tayin edebildiler. Efendimiz (s.a.v.)'in bu cevabından sonra yokluktan kurtuluyor ve yeniden doğuyordu. İşte bu sefer sevday-ı Muhammedî gibi ve bütün inananlar o anda tayin olmuştur. Bu sevdayı fark edebilen bu cereyana kapılabilenler Allah'a makbul kul olmuştur.

SEVDANIN PEŞİNDE

İnşaallah onlar gibi makbul kul olmak için işte bu sevdanın peşinde olursunuz sevgili okuyucularım. Asr-ı saadette Efendimiz (s.a.v.) gelip büyük vazifeyi aldığı zaman, bu sevdanın peşinde koşabilmek hâlâ binlerce sene sonra o sevdanın peşinde koşabilmek tıpkı elest meclisindeki Efendimiz (s.a.v.)'in "Evet, Sen bizim Rabbimizsin, sana güzelliğince hamd-ü senalar olsun." emri gibi iç dünyamızdan doğup gelmesi gereken kendimizin teşhis ve tesbit edemeyeceği bir sevdadır, bir cereyandır. İşte bu sevgiyi, bu sevdayı duyabilmenin sırrı asr-ı saadette Efendimiz'in nazenin ruhu intikal ettirildiği zaman insanların gösterdiği tepkilerle ölçülebilir. Nasıl sevda duyulur sorusunun cevabını asr-ı saadetteki o radyoaktif pırlantalar olan yüce İslâm annelerinden öğrenebiliriz. Biz bu niyetle İstanbul'da o yüce annelerimizi anma ve tanıtma konferanslarını başlattık.

Efendimiz'in nuru parladığı zaman birçok insanlar bu ışığın içerisinde can buldular, sevda buldular. Allah yoluna baş koydular. Bunların sayısı 150 kişiydi. Bu 150 kişinin 12 sene ısrarla Allah demesi Cenab-ı Hakk'ın Nur-u Muhammedi'yi yeryüzüne lütfetmesi ve nurun ebedî olmasını sağladı. Bu 150 kişinin her birisi de tek bir abidedir. Sözleri, ahlakları, davranışları, fedakârlıkları, sabırları ve dünyaya metelik vermeyip buna karşılık en canlı şekilde yaşamaları dünya mücadelesini en haysiyetli şekilde yapmaları tasavvur edemeyeceğimiz kadar büyük bir örnektir.

KONFERANS SERİSİ

İslâm anneleriyle başlattığımız bu konferansları inşaallah önümüzdeki yıl erkek İslâm yücelerini anlatmaya çalışarak sürdüreceğiz. Biz o yücelerin yüceliğini bilmekte büyük bir liyakatsizlik içerisindeyiz. Ama dilimizin döndüğünce Hz. Esma (r.anha)'yı ve Hz. Nesibe (r.anha)'yı anlattık ve Hz. Sümeyye (r.anha) annemizi de Cumartesi günü anlatacağız.

İslâmiyetin intişarı sırasında hiçbir hareket yoktur ki Cenab-ı Hakk'ın büyük projektörü altında özel korunmaya özel hikmetlerle donatılmış olmasın! O zaman gerçekleşen olayların hiçbirisini hâşâ tesadüf değil tevafukla bile izah edemezsiniz. Bu andaki her hâdise fevkalade önemlidir. İşte asr-ı saadet böyle bir ilginin çok güzide seviyede olduğu, adeta sahneye büyük ışıkların tutulduğu bir andı. Tamamen İlâhî hikmetlerin iç içe cereyan ettiği bir zamandır. İslâmiyet gelmiş ilk mü'mine Hz. Hatice annemiz olmuştur. İlk şehid Hz. Sümeyye annemiz olmuş ve ilk 11 mü'minin 6 tanesi hanımefendi idi.

Demek ki Nur-u Muhammedî'nin intişarında hanımlar fevkalade önemli rol oynamışlardır. Zira Fahr-i Kâinat Efendimiz'in Medine'ye gidişini organize eden Hz. Nesibe (r.anha)'dır. Ama tarih bunu böyle net olarak önümüze koyup da bizim onlara karşı olan muhabbetimizi hızlandırmakta maalesef çok yavaş davranmıştır. İşte bu ölçüler içerisinde asr-ı saadetin kokusunu intikal ettirebilmek, İslâmiyetin intişarındaki İlâhî sırrı yakalamak için mutlaka İslâm annelerini çok yakından tanımamız gerekir. Bütün okuyucularımın gönlüne o yüce annelerimizin sevdasının yansımasını ve onların şefaatlerine ulaşmalarını niyaz ederim.

22 Aralık 1994

Onk.Dr.Haluk Nurbaki

Çeçenli Kanının Manevi Sırrı

Çağımızın en âdi düşüncesinden kaynaklanan Rus zulmü Allah'ın Sûre-i Mâide'de övdüğü bir kavmin mensuplarına yöneldi. Aslında marksist vahşetin faşist bir dehşetini temsil eden Rusların dev maddî gücü pırıl pırıl nur ışıklarıyla kaynaşan Çeçen halkı önünde imtihana çekildi. Allah emsalsiz senaryosunda zulüm gücünün nur karşısında nasıl söneceğini Çeçenistan topraklarında sergiledi.

Asr-ı Saadette bu tarz olayların en muhteşem örneği Hz. Sümeyye (r.anha)'nın şehadeti sırasında tecelli etmişti. O çağın zalim ve güçlü haini müşrikler, sayıları kırkı bulmayan müslümanlara akılalmaz zulümler icra ederek dinlerinden caydırmaya çalışmışlardı. Fakat hiçbirisi R